GİRİŞ
Çocukluğumuzda yanlarından geçerken bile korktuğumuz, büyüyünce onlara takılmaktan ve onları kızdırmaktan kendimizi alamadığımız " deliler ", bir milletin kültür mozaiklerinden birisidir. Kültürü; bir milletin yaşadığı hayat olarak kabul edersek, milletlerin hayatından" delileri" söküp atmak mümkün değildir. Millet; zenginiyle, fakiriyle, ağasıyla ,beyiyle, delisiyle, velisiyle, millettir. DELİLERİ milletin bir parçası olarak ele aldığımız zaman Yozgat delilerini Türkiye'nin delilerinden ayrı tutmak mümkün görülmemektedir. Deli ve delilik olgusu dilimize, milli ve mahalli kültürümüze öylesine sinmiştir ki kendimizi de onlardan soyutlayamıyoruz. Yozgat' ta "adamın yiğidine deli derler" ifadesiyle beraber delilik kavramı Ata sözlerimize ve darbı mesellerimize kadar girerek dilimizi süslemektedir. "Deli deliyi görünce değneğini saklar", "Ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan her gün ağlar", "Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz.", "Bir adama kırk gün deli dersen deli olur." gibi sözlerle, onlarla her gün iç içe olduğumuzu bilmekteyiz.
Bir düşünür, delilik: " Ben akıllıyım" demekle başladığını söylüyor. Kim bilir belki de doğruyu söylüyordur. Normal insanlar nasıl ki ayrı ayrı karekterlere sahipse delilerde halk arasında sınıflara ayrılıyor. Rahmetli annem delileri dört sınıfa ayırırdı. 1- Deli, 2- Zır deli,3-Zır zır deli,4- Hınzır deli. Tasniften de anlaşılacağı gibi" hınzır deli" işi deliliğe vurarak gününü gün edenler için söylenmiş bir sözdür. Deliler ayrıca hastalık nedenlerine göre de sınıflandırılmaktadır. Buna göre irsi olanlar yani aileden gelen delilik, menenjit hastalığı sonucu olan delilik, korkudan olan delilik, kara sevdaya tutularak meydana gelen delilik ile cin peri gibi unsurların musallat olması sonucu meydana gelen delilikler de vardır.Ayrıca psikiyatrik bakımdan da çeşitleri olduğu muhakkak olan deliler de vardır. Araştırmasını yaptığım Yozgat delilerinin içinde bu sınıfların hemen hepsinden de deli var. Ayrıca deli mi, veli mi olduğu pek belli olmayan" meczuplar" da mevcut. Bu sınıftan Sorgun Durali dayı köyünden halen hayatta olan ihsan Dede ( Hu Baba) Yozgat merkezinde geçen yıl kaybettiğimiz Yaşar, Şefaatlı'dan Adem, Sarıkaya' dan Nafi gibi isimleri saymak mümkündür.
Şurası da unutulmaması gereken bir gerçektir ki "deli" diye tavsif ettiğimiz bu insanlar, akıllı olduğumuzu iddia ettiğimiz bizler tarafından daima horlanan, dışlanan, cemiyetten tecrit edilerek kendi hallerine terk edilen insanlardır. Bazen" vah zavallılar" diye acıdığımız, bazen ellerine verdiğimiz üç beş kuruş yardımı sağda solda ballandıra ballandıra övünme vesilesi yaptığımız insanlar. Halbuki onlar bizden kendilerine ne acımamızı ne de para yardımında bulunmamızı istiyorlar. Onlar ister kendilerine deli diyelim ister bunu daha da kibarlaştırarak akıl hastası diyelim onların da insan olduklarını unutmamamızı ve normal bir insana yapılan muameleyi kendilerine de yapmamızı istiyorlar. Kendi kaderlerine terk ettiğimiz bu insanlara yardım ellerimizi uzatsak belki de pek çoğu yeniden bizim aramıza katılacak ve normal yaşantılarını devam ettirebileceklerdir. Ne acı bir gerçektir ki öteki sahalarda olduğu gibi" delilere" davranışlarımızda da eğitimsizliğimizi her gün yüzlerce örnekle gösteriyoruz. Bazen üç beş kişi bir araya gelerek onlara takılıyor güya eğleniyoruz. Bazen de bu takılmalar ileri safhalara vardırılarak onları kızdırıp bağırıp çağırmalarını sağlıyoruz. Bazen daha da ileri giderek bizlere karşı geldiklerinde onları dövüyor ve üstünlüğümüzü ( !) gösteriyoruz. Bu davranışlarımızla onları kırdığımızı, yaraladığımızı unutuyoruz. Araştırmam boyunca hiçbir delinin kendisine sataşılmadığı takdirde hiç kimseyle kavga etmediklerini müşahede ettim. Hiç kimseden korkmadıkları halde kavga etmemeleri kendini akıllı sanan bizler için ne kadar da düşündürücüdür. Kavgayı kendini akıllı sanan bizler yaptığımıza göre acaba onlarla yer mi değiştirmemiz gerekiyor.
Bazen de bu kızdırmalar ters tepiyor ve onların yaptıkları "beddua" ile ne kadar aldandığımızı anlıyoruz ve bir anlık keyfimizi hayatımız boyu çok pahalıya ödüyoruz. Zira" meczupların" yaptıkları bedduayı ALLAH (cc) hiçbir zaman geri çevirmediğini aklı başında ALLAH dostları bizlere bildirmektedir. Halbuki şimdi yanında yer almak için can attığımız Avrupa da bir zamanlar deliler" şeytanın uşakları oldu" gerekçesiyle diri diri yakılırken ecdadımız müzikle onların tedavisini yapıyor onlar için vakıflar kuruyordu.
Deli diye alaya aldığımız insanlardan bir gurubu da " meczuplardır" Pekiyi kimdir kendilerini kızdırarak bir anlık zevkimizi tatmin ettiğimiz "meczuplar". Tasavvuf terminolojisinde sık sık geçen" meczup "kelimesi "cezbe" den türetilmiş manevi içerikli bir kelimedir. "Cezbe" ise lügat manasıyla" ruhun hayret ve sevince kapılarak cesetten hariç bulunuyormuş gibi olması, heyecana gelmesi" veya "tarikat ehlinin kendinden geçme hali" olarak tarif edilmektedir. Ansiklopedilerde ise "cezbe" çekme kendine çekme olarak tarif edilmektedir. Allah'ın sevdiği kullarını kendine çekmesi ve onlara belirli meziyetler vermesidir. Bunun için de "meczup "denilen deliler çoğu kez" veli" olarak anılır ve bilinirler. Kamil bir mürşide bağlı olmadıkları için böyle hallere düşmüşlerdir. Gerçek mürşidi kamiller "meczuplarla" fazla samimi olunmamasını onlarla düşüp kalkılmamasını tavsiye ederler. Zira yapacağımız bir hatadan dolayı onlardan alacağımız bir beddua ile bütün hayatımız alt üst olabilir. . Çünkü Allah (c.c.) katında bunların dualarının da, beddualarının da geri çevrilmeyeceğini yine mürşid-i kamiller bizlere bildirmektedirler.
Zaten dinimiz de bizlere başkalarını alaya almayı, onları taklit etmeyi, ,horlamayı yasaklamış, karşımızdaki kim olursa olsun her zaman dostluk ve barış içinde olmamızı emretmiştir. Her kavgada bir yaralı olacağı muhakkaktır. Öyleyse karşımızdakiler " deliler" de olsa kavga etmeden,kalp kırıp, gönül yaralamadan bir hayat sürmeyi kendimize şiar edinmeliyiz.
Meczuplar hakkında bilinen menkıbeler birbirlerine çok benzer olsa da, halk arasında biraz abartılı olarak anlatılsa dahi içindeki gerçek payı abartılardan daha fazla olduğu muhakkaktır. Çünkü bu meczupların veya delilerin yaptıkları işler, takındıkları hal ve hareketler bir kişi tarafından görülen ve anlatılan haller değil, birden fazla belki onlarca insan tarafından görülen hallerdir. Hal böyle olunca da anlatılanların abartılı olmadığı içindeki gerçek paylarının çokluğunu kabul etmek mecburiyeti hasıl olmaktadır. Aslında biz kabul etsek de etmesek de gerçek tektir. Bir deli de veya meczup da görülen haller, bir diğerinde de görülebilir. Birinin yaptığı bir hareketin benzerini bir diğeri de yapabilir.Yani müşterek fiilleri olabilir. Bunun için aynı hareketi veya benzer hareketi başka birinde de gördüğümüz zaman" adam, aynı olaylar tekrarlanmış durmuş" fikrine kapılmamamız gerekir. Meczupların çoğu kamil bir mürşide tabi olmadıklarından çevrelerindeki kamil insanlarla sohbet etmeyi onların yanlarına gitmeyi çok severler.Yozgat'taki meczuplar da kamil bir mürşid olduğu herkes tarafından bilinen Merhum Şeyh Zade Ahmet Efendi ile sohbet etmeyi onu ziyaret etmeyi çok severler ve isterler. Zira Merhum Şeyh Zade Ahmet Efendi Yozgat'ın ve Yozgat’ lının islami ölçüsü haline gelmiştir. Yozgat ta birisi bir yanlışlık yapsa hemen" Şeyh Zadeden iyi mi biliyorsun" gibi sözlerle Onun ne kadar islami bir zat olduğunu belirtirler. Araştırmasını yaptığım gerek" deli"ler, gerekse" meczup" lar sık sık Merhum Şeyh Zade Ahmet Efendi ile sohbette bulunurlar. işte bu muhterem zat “meczuplarla" fazla diyalog kurulmamasını ve bunların katiyen beddualarının alınmamasını tavsiye etmektedir. Herkes gibi benim de çok sevip saydığım ve kişiliğine büyük değer verdiğim Ahmet Efendi konumuz icabı sık sık anılacak ve meczupların yaptıkları anlatılmaya çalışılacaktır.
Deliler ve meczuplar kendi bulundukları beldelerde aşağılandıkları ,horlandıkları dövülüp sövüldüklerinden, daha acısı içinde yaşadıkları toplumdan dışlandıkları için kendilerini daha emin sandıkları başka beldelere giderler ve oralarda yaşamaya başlarlar. Şayet gittikleri yerler kendi doğup büyüdükleri beldelere yakınsa hemen her gün gidip gelirler. Ancak gittikleri yerlerde de çoğu zaman durum pek farklı olmaz ve orada da horlanmalar devam eder.
Halbuki aklı başında insanlar olarak bizlere düşen görev onları koruyup kollamak olmalıdır. Tek amacı Yozgat kültürüne bir katkı sağlamak olan bu çalışmamızda bana yardımcı olan herkese teşekkür ediyor ve işlerinde başarılar diliyorum.
Yusuf KARAKAYA
Kırıp Nefsin Kapısını Yere Sere Hepisini Boş Dünyanın Tapusunu Kesip Dağıtır Emrullah
|
|---|
EMRULLAH IŞIK
(1955)
Kılık kıyafetiyle, yırtık elbisesi, çok zamandır traş olmamış suratı ve çoğu dökülmüş dişleriyle, kısacası dış görünüşü ile tam bir deli. Konuşmasıyla ,tavır ve davranışlarıyla, sevimli gülüşü ile, konuştuğu zaman sözlerinde ki mana derinliği ile de tam bir" veli". Emrullah çok küçük yaşta geçirdiği bir menenjit hastalığı sonucu akli dengesini kaybetmiş. Onun serüveni de ötekilerde olduğu gibi cehaletten kaynaklanan ve geciken tedavisinin sonucu akli dengesinin bozulması oluyor. Kitabımızın ismini koymamıza sebep teşkil eden olayın kahramanı.
Emrullah devamlı kağıt yırtar. Kendisine bu kağıtları yırtmamasını söylüyoruz.
--Kağıtları yırtıp çevreyi kirletme, niye yırtıyorsun bu kağıtları, dediğimiz zaman, acele acele:
--Tapu dağıtıyorum..Tapu dağıtıyorum. Ben tapu dağıtıyorum, diyor.
Kendisine tekrar:
--Boş kağıttan tapu olurmu, dediğim zaman Emrullah' ın cevabı büyük filozofları dahi düşündürecek derecede manalı. Ancak evliyanın verebileceği bir cevap oluyor. Her zaman olduğu gibi acele acele.
-- Boş dünyaya boş tapu.. Boş dünyaya boş tapu, diye sorumuzu cevaplıyor.
Hemen hemen tüm delilerde, veya benim tespit ettiğim delilerde müthiş bir geçmişi bilme ,hatırlama veya olayları unutmama durumu var. Bunlar arasında hemen hemen hafızası en güçlü olanı Emrullah. Yirmi yıl önceki olayları bugünkü gibi hatırlıyor. isimleri anında söyleyebiliyor. Yirmi yirmi beş yıl önce ölen insanların ölüm tarihleri gününe saatine varıncaya kadar söyleyebiliyor. Yakınlarının ölüm tarihlerini bilmeyen insanlar gelip Emrullah tan soruyorlar. O da anında şu gün, şu saatte öldü diye cevaplıyor.
Geçmişte Sarıkaya'ya bir kaymakam geliyor. Emrullah hemen kaymakam beyin makam odasına giriyor ve masasına vurarak:
--İşin tırı vırı Kaymakam Bey işin tırı vırı, diyor.Yani işin iyi değil, boş iş değersiz iş manasına söylüyor. Bu söz yirmi yıl önce söylenmiş bir söz. Bu sözleri söylediği Kaymakam ın ismini soruyoruz. Emrullah hemen:
--Namık Kahveci ,diyor.
Sarıkaya'da Kaymakamın dan, köylüsüne kadar Emrullah'ı sevmeyen yoktur. Halen Diyarbakır milletvekili olan Abdulkadir Aksu bey de bir müddet Sarıkaya kaymakamlığı yapmış. Abdulkadir Aksu bugün bile Sarıkaya dan kimi görse Emrullah' a selam salarmış. Sıkıştığı zaman cadde ortası da olsa idrarını yapar. En büyük zevki ay çiçeği, çekirdeği yemek. Girdiği kuru yemişçiden bir avuç çekirdek alıyor, bitince bir avuç daha alıyor. Dilenmez, kimseden para almaz. Para almadığını ben de gördüm. Ne kadar ısrar ettiysek de para almadı.Sarıkaya' da sadece elektrikçi Ahmet Karadavut' dan yemek yer, sadece onun arabasına biner. Ahmet Karadavut' dan da para almaz sadece çizi kraker alır yer. Her düğünü gezer. Bazıları Emrullah'a cennetlik mi , cehennemlik mi? olduğunu soruyor, o da söylüyor. Elektrikçi Ahmet' de kendi dükkanında Emrullah a:
--Ben cennetlik miyim, cehennem likmi, ? diye sordu.
Emrullah ilçede kendinden başkasından yemek yemediği, ondan başkasının arabasına binmediği Ahmet Karadavut' a bile hiç tereddüt etmeden:
--Sen cehennemliksin ,cevabını verdi. Ahmet Karadavut birkaç defa daha sordu ama her seferinde de aynı cevabı aldı. Ahmet Karadavut sitem kar bir ses tonuyla:
..Beni sevmiyor musun?
--Seviyom... Seviyom.
--Peki sen cennette ben cehennemde nasıl konuşuruz, diye sorduğunda yine aynı acelecilikle:
..Ben seni kurtarırım, ben seni kurtarırım, cevabını verdi.
Emrullah'a kendi fotoğrafını gösterip kim oluğunu sorduğumda elimden fotoğrafı alıp defalarca öpmüştür. Emrullah ayağından ayakkabısı alınınca kendini yerden yere atar, bağırır çağırır ağlar.Yağmur yağdığı zaman hiç kaçmaz, ayak izlerine baka baka gezer. içkiyi ve içki içenleri hiç sevmez. Koka Kolayı teneke kutusundan hiç içmez.
Elektrikçi Ahmet Karadavut'a bir ay önceden otobüs alacağını söylüyor. Tabi Ahmet Emrullah' ın bu sözlerine gülüyor. Çünkü kendisi elektrikçi. Otobüs işletmeciliğinden hiç mi hiç anlamaz. Ancak aradan bir ay geçtikten sonra Elektrikçi Ahmet' in bir arkadaşı geliyor ve ortak otobüs almayı teklif ediyor. Ahmet önceleri olmaz diyorsa da arkadaşının ısrarı üzerine ikna oluyor. Emrullah ve benim yanımda bu olayı anlattı. O gün istanbul' a gidip otobüsü teslim alacağını Emrullah duymayacak şekilde söyledi ve Emrullah' a sordu:
--Ben bu gün ne yapacağım? Emrullah hiç tereddüt etmeden:
--İstanbul'a gideceksin.. Otobüs alacaksın cevabını verdi. Halbuki daha önce istanbul’ a gideceğinden ve otobüs getireceğinden Emrullah' a hiç bahsetmemiş.
Emrullah üç ten başka sayı bilmez. "Yaşın kaç"? denilse "üç' der. " Eve kaçta gideceksin" denilse yine "üç" der. Hiç namaz kılmaz ama vaaz ve hutbeleri dışarıdan dinler. Duaların bir kısmını bilir. Kendi kendine" hu" diyerek zikir çeker. Dua ve Kur an okunurken Emrullah' i hiç kimse konuşturamaz. Her Cuma mezarlığa gider ve hayatta iken iyi bilinen tanınmış kişilerin mezarlarını ziyaret eder.
Merhum Şeyhzade Ahmet Efendi Sarıkaya'ya kaplıcaya geldiğinde Emrullah' ı görmüş ve kimsenin kendisine sataşılmamasını, kızdırılmamasını istemiştir.
Elektrikçi Ahmet Karadavut bir trafik kazası geçiriyor. Kazadan kimseyi haberdar etmiyorlar ki, korkup telaşa kapılmasınlar diye. Sadece otomobili olan bir arkadaşı biliyor. O da alıp Kayseri'ye tedaviye götürecek. Birkaç yerinde kırık var. Ağrıdan da duramıyor. Kartal marka arabanın içinde yatarken, gece yarısını geçen bir zamanda Emrullah arabanın camına vuruyor. Camı açmasını istiyor. Ahmet hayretler içinde camı açıyor. Emrullah Ahmet'e geçmiş olsun diyor ve elini Ahmet’ in ağrıyan ve kırık olan yerlerine sürüyor. Kayseri' ye gidene kadar ağrısı kesiliyor. Bu olayı anlatırken Emrullah da yanımızdaydı. Ben merak içinde Emrullah a sordum.:
--Nasıl haberin oldu, geziyordun da Ahmet'i tesadüfen mi gördün? Bu soruma Emrullah :
-- Evdeydim, ben evdeydim diye çabuk çabuk cevap verdi. Ben yeniden:
--Peki nasıl haberin oldu? Yine çabuk çabuk:
--Allah haber verdi, Allah haber verdi, dedi.
İşte bu Emrullah ve Emrullah'lar la insanlar alay ediyor. Yine takılıyorlar, eğleniyorlar ve kahkahalarla gülüyorlar. Acaba onun söylediği sözlerden çıkaracağımız dersler var mıydı? Hala düşünüyorum ve kendi kendime hala soruyorum....
Anlatan: Elektrikçi Ahmet Karadavut ve kendinden dinlediklerim
Nafi etti mi intizar Kişi çeker azar azar Kardan yağmurdan ıslanmaz Yeter ki etmesin nazar. |
|---|
Sarıkaya'nın Tepedoğan köyünden. Anadan doğma akli dengesi bozuk. Köydeki insanlar Nafi'nin çok uğurlu bir insan olduğuna inanırlar. O öldükten sonra köye yağmur yağmaz oldu diye dert yandılar. Nafi' nin bereketli, uğurlu bir insan olduğunu Sarıkaya' da Konuklar lokanlasının sahibi Mithat'da teyit etmiştir. Nafi' nin lokanta da yemek yediği gün lokantanın müşterisi çoğalırmış. Sevmediği insan milyonca dahi verse almaz, ancak sevdiği insanlardan alır. Aldığı para miktarı da yüz bin liradan fazla olmaz. Aldığı yardım paralarını eve hiç getirmez dışarıya saklar ondan sonra eve girerdi. Sarıkaya ile köyünün arası 12-13 km. lik bir mesafe. Nafi Sarıkaya' ya gidebilmek için bu kadar yolu her gün yaya olarak yürür. Bu gidip gelmeler yaz kış devam eder. Cinsel arzusu hiçbir zaman olmamış. Hiçbir kadına bakmaz. Babasının anlattığına göre, babası kendisini bazen dövdüğü için hiç sevmez ve babası na devamlı "Saddam" diye hitap eder. Yalnız annesini çok sever. " Annem ölürse bana hiç kimse bakmaz " diye annesinden önce ölmek için devamlı dua edermiş. Nitekim duası kabul olmuş olacak ki annesinden önce ölmüştür. Namazını hiç bırakmazdı. Kendisi ümmi ( okuma yazma bilmez) olmasına rağmen bir cami hocası kadar dini bilgiye sahipti. Temizlik konusunda da çok titizdi. Bir uzvunu bazen on defa yıkadığı olurdu. Giyeceklerine de aşırı titizdi. Duvar diplerini bile devamlı süpürge ile süpürürdü. Yattığı yatağını kimseye elletmezdi. Ev içinde yatmayı hiç sevmez devamlı dışarıda yatardı. içeride yatarken bunaldığını ,söylerdi. Devamlı gülerdi. Kız çocuklarını hiç sevmez, erkek çocuklarını çok severdi. Sevdiği insanlardan aldığı yüz bin liralarla erkek çocuklarına yiyecekler alırdı. Kendisi çocukluğunu yaşamadığı için olsa gerek ki çocukların oyunlarını hayranlıkla seyrederdi. Düğün çalan sanatkarları çok severdi. Neşet Ertaş hastası idi. Hele" Zahidem " türküsünü söylerken bir paket sigara bitirirdi. Küçük kardeşinin hanımı anlatıyor:
-- "Yemeği hangi saatte yersek yiyelim mutlaka o zaman gelir ve yemek yerdi. Ben bazen aynı saatlerde yememeye dikkat ederdim. Öğle yemeğini bu gün saat bir de yersek ,yarın iki de yerdik. Ama Nafi Ağabeyim mutlaka yemekte hazır bulunurdu. Halbuki onun yemek hazırlandığından hiç haberi olmazdı. Bazen abdestini yarım aldığını söylerdim, ama o":
--Benim abdestim tamam, sen kendi abdestine bak ,derdi.
Gördüğü adamı, ismini duyduğu kişiyi hiç unutmazdı. Kendisini geceleri zifiri karanlıkta korkutmaya gelenleri daha yaklaşmadan kim olduğunu ismiyle beraber söylerdi.
Kendi köyü olan Tepedoğan dan Sarıkaya'ya yaz kış her gün yaya olarak gider gelirdi. En şiddetli kar yağdığı dönemlerde bile üzerine kar düşmezdi. Bir gün köye çok şiddetli bir yağmur yağıyor. Öyle ki dere kenarlarındaki koyunları sel götürüyor. Yağmur kesildikten sonra tüm köylü kendi koyunlarını aramaya çıkıyorlar. Bir dere kenarında Nafi' nin yattığını görüyorlar. Tahmin edileceği gibi sırıl sıklam olması gereken Nafi nin üzerine bir damla yağmur bile düşmemiş. Ayrıca yattığı alanın bir metre yakınına kadar damla dahi düşmemiş.
Babası birkaç defa evlendirmek istemiş ama her seferinde: --Ben ahrette huri kızlarıyla evleneceğim gerekçesiyle teklifi her seferinde reddetmiştir.
Her meczup da olduğu gibi Nafi’ nin bedduası da anında tutuyor. Kendisine çok hor bakan babasına beddua ediyor ve babası aylarca hasta yatıyor. Babası hastalıktan yeni kurtulduğunu ifade etmiştir. Bir Cuma günü Cuma namazına yetişmek için Sarıkaya ya giden minibüse el kaldırıyor durması için. Şoför durmuyor. Nafi beddua ediyor, minibüs devriliyor ama ne ölü ne de yaralı olmamış ama minibüste maddi hasar meydana gelmiş. Yaya gitmesine rağmen Cuma namazına da yetişiyor. Bir gün amcası Nafi' yi fena halde dövüyor. Tüm köylünün önünde amcasına:
--Sen benim canımı yaktın Allah da senin canını yaksın. Oğlun motor altında can versin diye beddua da bulunuyor. Ne yazık ki aradan çok az bir zaman geçtikten sonra amcasının çocuğu motor altında kalarak can veriyor. Kışın dondurucu ayazı da olsa gece geç saatlere kadar gezerdi. Hiçbir köpek ve yabani hayvan kendisine zarar vermezdi. 2000 yılında trafik kazasında ölmüştür. Allah rahmet etsin. Amin.
Anlatan: Babası Muzaffer Şahin ve bazı köylüler
CAHİT AKBULUT(1957)
Sarıkaya nın "kabadayı" tipli delilerinden. Kendi bulunduğu muhite ne başka bir deli, ne de başka bir sakat, dilenci giremez. Girerse gürültü kopar. Cahit'in bu huyunu bilenler seyir olsun ,eğlence olsun diye ya bir sakat, ya da bir deliyi alırlar ve Cahit' in muhiti olan sanayii bölgesine götürürler. Sonra da Cahit' e senin bölgende başkaları dolaşıyor diye haber verirler. Cahit de bölgesine giren sakat veya deli oradan çıkarana kadar gürültü yapar. Bu oyunu hazırlayanlarla beraber çevredekiler de kahkahalarla gülerek bir anlık zevklerini başkalarının kavgasıyla tatmin etmiş olurlar. Tabi Cahit'in bu gürültüsü her zaman tatlıya bağlanmaz. Bazen de büyük kavgalar olur. Ama ne olursa olsun bu kavgayı çıkaran akıllılar (!) ne kadar çok eğlendiklerini hareketleriyle belli ederler. Menenjit hastalığından sonra akli dengesi bozulmuştur. Temizliğe azami dikkati gösterir. Pislik yapanları hiç sevmez.
Bir defasında kendi gibi akli dengesi bozuk olan Emrullah Işık, her zaman gezdiği bölge olan sanayi tarafına gelir ve orada açıktan açığa küçük idrarını yapar. Buna çok sinirlenen Cahit , Emrullah'ın hem bu terbiyesizliğine, hem de kendi bölgesine geldiğine kızarak temiz bir dayak atar. O gün, bu gündür Emrullah sanayi bölgesine uğramaz olur. Cahit dilsizdir. Hemen hemen hiç konuşamaz. Ama söyleneni anlar. Biraz fazla bağırılırsa duyar. Her hangi bir olayı hareketlerle anlatmaya çalışır. Devamlı yanında bulunanlar ne demek istediğini anlarlar. Çok şakacıdır. Arkadan gelip sevdiği kişileri gıdıklar ve buna kahkahalarla güler.
Cahit kendi gibi sakat olanları hiç sevmez, gördüğü yerde vurur. Cahit' in en çok sevdiği insan gurubu çocuklardır. Elinde avucunda ne varsa çocuklara yedirir. Çocuklar kendisini kızdırsa da o hep onları sevmiştir. Kim bilir belki de Cahit geleceğimizi çocuklarda görüyor da ondan onları koruyor.
Kimseden para almaz. Sigara ve yemeği sevdiği insanlardan alır. Sevmediği insanlardan hiçbir şey kabul etmediği gibi onları görünce yüzünü döner.
Anlatan: Yusuf Öztürk
Osman Sarıkaya ilçesinin Yukarı Sarıkaya Beldesinden. ilçeye giden yolcu otobüslerinin ve minibüslerinin şoförlerini her sabah o kaldırır. Kendini görevli saydığı bu işini bir gün bile aksattığı görülmemiştir. Her gün ilçeye yolcu taşıyan Belediye otobüs şoförü Selami Buldu'nun ifadesine göre hayatı boyunca Osman'ın üzerine güneş doğmamıştır. Osman ilçeye gelen taşıtların yanından da hiç ayrılmaz. En sevdiği iş şoför muavinliğidir. Ağzında bir düdük otobüs durağında asayişi o temin eder. Günlerce ekmek aş verilmese de otobüsleri beklemesi istense hiç itiraz etmez.
Daha önce tespit ettiğim, öteki akli dengesi bozuk insanlar gibi Osman da çok güvenilir, çok sadık bir insan. Sadakat ta o kadar ileridir ki , kendi zararına bile olsa verilen görevi mutlaka yerine getirir.
Osman zaman zaman kendi kendine konuşur. Bazen efkarlanır. Kendisini kızdırmak isteyenlere" Bana zaten Allah vurmuş, bir de siz takılmayın" ,diyerek kızdırmak isteyenleri bu sözlerle durdurur. Hiç kimse Osman'a para veremez. O ancak sevdiği insanlardan alır. Çok saf ve temiz yürekli bir insan olduğu için kendinden düşkünleri her zaman korur. işte bu saf ve temizliğinden dolayı hemen her zaman bedduası tutar. Kendi köylerinden Mevlüt isminde birisi bir gün Osman'ı her nasılsa dövüyor. Osman da beddua ediyor. Aradan çok bir zaman geçmeden adamın arabası devriliyor ve büyük bir maddi hasar meydana geliyor. Olayın duyulması üzerine o günden sonra kimse Osman' a takılmıyor,kimse onu kızdırmaya cesaret edemiyor.
Osman'ın akli dengesi anadan doğma bozuk. Ancak bu psikolojik geriliğe karşı, fiziki yapısı oldukça güçlü. Çevrenin en güçlü, en yiğit insanı denilebilir. Ona ne doğru dürüst bir giyim eşyası, ne de doğru dürüst bir ayakkabı bulunabiliyor. Elbiselerini güç bela Sarıkaya veya Kayseri den temin etmek mümkün oluyor, ancak ayakkabısını bulmak imkansız oluyor. Ayakları ne kadar büyük ki, en büyük numara ayakkabı giyen bir adam giydiği ayakkabı ile Osman'ın ayakkabısını giyse yine de Osman'ın ayakkabısı bol geliyor. işte bu yüzden Osman'a Türkiye de ayakkabı bulmak imkansıza yakın zor olduğundan, eşi, dostu, akrabası veya kendini sevenler onun ayakkabılarını Avrupa dan gönderiyorlar.
Osman'ın en büyük övüncü ve özelliği" En büyük dürzü" oluşudur. Çok zaman önce bir arkadaşı Osman'a" Dürzü" diyor. Yozgat ve çevresinde kötü bir manası olan bu kelimeye Osman çok kızıyor ve arkadaşına vurmak için üzerine yürüyor. Papuçun pahalı olduğunu gören arkadaşı Osman'ı teskin etmek için" Dürzülüğün" çok iyi bir söz olduğunu,adamın yiğidine " Dürzü" denildiğini, Osman'ın da çok yiğit olduğu için en büyük" Dürzünün" Osman olabileceğini korka korka anlatıyor. Arkadaşının bu izahına çok sevinen Osman o gün, bu gündür" Dürzülüğü" kimseye bırakmıyor. Zaman zaman" en büyük dürzü kim" denildiğinde Osman hemen öne atılıp" En büyük dürzü benim ", diyor. Bir defasında şaka olsun diye bir otobüs işletme sahibinin Osman'a" Dürzülüğü bana ver, otobüs işletmesini sana vereyim" teklifine Osman'ın cevabı" Hayır dürzülüğümü vermem", oluyor.
Osman her hafta Kayseri de ki annesinin yanına gider, hem annesini ziyaret eder, hem de haftalık temizliğini yaparak tekrar Sarıkaya ya döner.
Anlatan. Selami Buldu
Kaynak:Delisinden Velisine Yozgat (Boş Dünyaya Boş Tapu)
Yusuf KARAKAYA



