Menu:





















TARİHTEN SAYFALAR

Hayati OTYAKMAZ

        ÖNSÖZ

       Tarih, bir milletin mâzisini gösteren bir ayna gibidir. Her millet geçmişini bu aynada görerek; geleceğe ona göre yön vermek ister. Geçmişte olan iyi durumlar hatırlanınca sevinilir, olumsuz ve kötü örnekler hatırlanınca da üzüntü duyulur.Ve geçmişten ders ve ibret alınarak, olumsuzluklar giderilmeye, aynı hatalara düşmemeye  çalışılır.

       Tarih, çok önemli ve mühimdir. Çünkü, tarih şuurunu kavrayamayan ve tarihini yeni nesillerine iyi öğretemeyen bir millet, tarih sahnesinden silinir. Tarih, bunun nice örnekleriyle doludur.

       İstiklâl Marşımızı kaleme alan ve onu en güzel bir şekilde yazan,  büyük Vatan ve İslâm Şâiri Mehmed Âkif Ersoy diyor ki:

   “ Tarihi tekkerrür diye târif ederler;

      İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

    “Tarih tekerrürden (yani tekrardan) ibârettir. Eğer ibret alınsaydı, aynı tarih bir daha tekerrür etmezdi (yani aynı sıkıntı ve ıstıraplar bir daha yaşanmazdı).”

       Müslüman Türk Milleti’nin de şan ve şerefle dolu bir tarihi vardır. Aziz Milletimiz, Allah katında en son ve en mükemmel Din olan İslâmiyet’in asırlarca bayraktarlığını yapmıştır. Bu uğurda nice fedakârlıklar göstermiştir.

       Müslümanlar olarak, gittikleri yerlere ilim, erdem, adalet, hürriyet, eşitlik, iyilik, hoşgörü ve güzellik götürmüşler; insanı insan yapan ulvî değerleri oralara taşımışlardır.

    Kahraman ecdâdımız her zaman ve her yerde zulüm ve haksızlığa karşı çıkmış; inanç ve fikir hürriyetine herhangi bir kısıtlama getirmemiştir. Şanlı tarihimizde bu konuda nice güzel örnekler mevcuttur. Bütün bunları  gelecek nesillerimize aktarmak ve anlatmak, millet olarak başta gelen görevlerimizdendir.

       Bu eserde aktardığımız tarihî anekdotların çoğu  başta “Diyanet Çocuk Dergisi” ve “Diyanet Aylık Avrupa Dergisi” olmak üzere yaklaşık 20 yıl’dır çeşitli yayın organlarında yayınlanmıştır.  Anlatılan bu tarihî anekdotlar, özellikle ilköğretim çağındaki çocuklarımızın ve hattâ gençlerimizin dinî ve millî duygularına hitap etmek ve onları tarih bilinciyle buluşturmak gâyesiyle kaleme alınmıştır.

       İşte biz, “Tarihten Sayfalar” adını verdiğimiz bu mütevâzı eserimizle bu gâyeye hizmet etmeyi ilke edindik. Eğer bu eserimizle, bu gâyeye bir katkı sağlayabilirsek; ne mutlu bize! Çalışma ve gayret bizden, Tevfik Allah Teâlâ’dandır.

                                                                                         (Tarihten Sayfalar)

OSMANLIYI DÜŞÜNMEK

                                                                             Hayati OTYAKMAZ

1718 yılının sıcak bir yaz günüydü...

Damat ibrahim Paşa kumandasındaki Osmanlı Ordusu, Avusturya topraklarında ilerliyordu, olanca heybet ve gösterişiyle...

Mehterin zafer vuruşları Yeniçeriyi coşturuyor:

Avusturya halkı ürperiyordu, fakat Osmanlı'nın adâletini ve iyiliğini görünce hayran kalıyordu .

İbrahim Paşa, göz alıcı ordusunu gururla uzaktan seyrediyordu. Fakat, o ne?

Hiç alışık olmadığı şeylerdi gördükleri:

Askerleri ekili  tarla içinden geçiyor. Nasıl olur bu?

Düşman halkı da olsa, savunmasızlara zarar vermek yakışır mı Osmanlıya?

Hemen Yeniçeri başını çağırttı:

- Be hey adam! Ne iştir? Padişahımızın emrini unuttun mu?

- Osmanlı Padişahı'nın bütün emirleri karşısında kıldan incedir boynumuz.

- Öyleyse ekinli tarlaya ne hakla girersiniz? Yüce Padişahımızın, sakın girilmesin diye kesin buyruğu varken!..

- İzin verirseniz anlatayım efendim. Kulunuz buralıdır. Burada Osmanlı çok sevilir.

- Baharda sefer haberi buraya ulaşır ulaşmaz, ordumuzun geçmesi için bu tarlaların ortasında yer ayırmışlar. şu anda askerlerimiz oradan geçmektedir. Osmanlıyı düşünmek görevimizdir Paşam!

İbrahim Paşa'nın öfkeyle gerilen yüzünde bir rahatlık belirdi:

- Demek öyle. şimdi içim rahatladı. Kimin olursa olsun, emeğe zarar vermek bize hayır getirmez.Çünkü, hem halkı hem de Allah Teâlâ'yı gücendirmiş oluruz.

-İşte Osmanlı böyle âdil ve merhametli, insan hak ve hürriyetlerine saygılı,insanlara karşı hoş görülü idi. Osmanlı Cihan hakimiyetinin temel dinamikleri işte bunlardı...

                        Kaynak: Damla Damla Tarih, Söğüt Yayınları, s. 23-24, İstanbul -1979.

 

CEZZAR AHMED PAŞA VE NAPOLYON

Hayati OTYAKMAZ

    Tarih, nice ibretli olaylarla doludur. Bu ibretli olaylar, geleceğimize ışık tutar. Aynı olayların tekerrür etmemesi için; ibret, ahlâk ve tarih şuuruna sâhip olmak şarttır.

    Müslüman Türk Milleti'nin cesur ve iffetli oluşu, tarihin nice büyük komutanlarını dize getirmiş, bize nice zaferler kazandırmıştır. İşte bu zaferlerden birini sizlere anlatmak istiyorum:

    Napolyon'un "Doğu Projesi" meşhurdur. Avrupa'nın yenilmez bilinen bu komutanı, Mısır yoluyla Hindistan'a ulaşmak, tarihî "Baharat Yolu"nu ele geçirmek istemektedir.

    Fransa'dan bu gâye ile sefere çıkmış, önünde küçük bir engel olarak gördüğü, Akka Kalesi'ni kuşatmıştır.

    Napolyon, Akka Kalesi'nin ele geçirilmesini birkaç saatlik bir uğraş olarak görüyordu.. Kale'yi, Cezzar Ahmet Paşa savunmaktadır. O tarihte Cezzar Ahmet Paşa, seksen’lik bir ihtiyardır...

    Napolyon saldırıya geçmeden önce Cezzar Ahmet Paşa'ya bir mektup gönderir:

"Senin gibi yaşlı bir kimseyle uğraşmak bana bir şey kazandırmaz. Önümde durma... Kaleyi teslim et."

    Cezzar Ahmet Paşa'nın cevabı serttir:

    "Allah Teâlâ'nın, bize bu yaşta şahâdeti lûtfetmesi rütbelerin en büyüğüdür. Gücünüz yetiyorsa gelir alırsınız..."

    Napolyon Kale'ye hücûma başlar. Fakat nâfile...

    Kale bir türlü düşmüyor. Bu kuşatma, tam kırk altı gün sürer... Çaresiz kalan Napolyon, en yakın subayı ile ikinci bir mektup gönderir:

    "Saygıdeğer Ahmet Paşa! Kale'yi kahramanca savundun. Tebrik ederim. Bu kahramanlığın sebebiyle senin ve askerlerinin canına dokunmayacağım. Dilediğin yere gidebileceksin. Kale'yi teslim et..."

    Cezzar Ahmet Paşa'nın Buna cevabı oldukça sert olmuştur:

    "Devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim edelim diye vezir yapmadı. Osmanlı'nın emânete hıyânet etmediğini bilmez misin?.."

    Napolyon, birkaç gün daha kaleyi top ateşine tutmuşsa da hiçbir sonuç elde edemedi. Sonunda çâresizliğini şöyle itiraf etti:

    "Kader beni bir ihtiyara rezil etti."

    Tarihçiler bu olayı şöyle değerlendirir:

    "Eğer Napolyon Akka önünde durdurulmasaydı, bütün Doğu'yu ele geçirecekti."

    Mağlûp olarak Fransa'ya dönen Napolyon, yenilgisinin sebeplerini araştırır ve Osmanlı hakkında şu değerlendirmeyi yapar:

    "Osmanlı'yı büyük yapan iki önemli meziyet vardır; biri kadınının iffetli ve namuslu olması, diğeri erkeğinin dürüst ve cesur olmasıdır..."

    Tarihte Milletimizi şanlı ve şerefli yapan işte bu  güzel özelliklerimizdir.  Bu özelliklerimizi koruduğumuz sürece, hiçbir  düşman bizi mağlûp edemez.

    Ne mutlu bu gerçekleri anlayıp idrâk edebilenlere!..

(Tarihten Sayfalar)

AHMET HULUSİ EFENDİ 

Hayati OTYAKMAZ

İşgal altında bulunan Anadolu için yurdun her yanında kurtuluş meşalelerinin tutuşturulduğu günler...

24 Mart 1919...  İzmir...

Meşalelerin en büyüklerinden biri de bu güzel şehrimizde kıvılcımlandı. Yüreklerdeki ateşle, vatan heyecanı ateşiyle... Yapılan büyük toplantıda, çevre il ve ilçelerden gelen seçme kişiler, işgalci bütün güçleri yakıp tutuşturacak bir karar aldı:

- Ne pahasına olursa olsun Anadolu kurtarılacaktı!..

Müftü Ahmet Hulusi Efendi'nin çağrısı büyük ilgi uyandırmıştı.

Denizlililer, belediye binasının önündeki meydana toplanmışlardı. Sarı ekin tarlası gibi dalgalanan kalabalığa durmadan yeni katılmalar oluyordu. Bendini zorlayan sular gibiydiler...

Nihayet beklenen an geldi ve Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi kürsüde göründü. Kalabalık daha büyük bir heyecanla dalgalandı. Tekbir sesleri yükseldi, zafer haykırışları karışarak, göğü tuttu.

- Ey Türk Milleti'nin korkusuz evlatları!.. Allah ve vatan sevgisiyle burada toplanmış yiğitlerim!.. Size çok şey anlatmayacağım. Çünkü düşmanlarımızın eli ve çizmesi içimizde, başlarımızın üstünde gezinmektedir. Bunu siz de biliyorsunuz. Bu durumda anlatacağım çok şey yok.

Müftü Efendinin sözleri birer bomba idi.. Topluluktaki herkesin önünde patlayan, tek tek bomba.. Tesir büyük... Devam etti aynı şekilde:

- Hürriyetin olmadığı yerde Din de yoktur, vatan da... Tutsak hayatta bizim hiçbir şeyimiz, hiçbir isteğimiz olamaz. Sadece düşman ve onun istekleri vardır.

Sustu. Yan sokaklara kadar taşan kalabalığı süzdü şimşek şimşek gözlerle. Tekrar konuşmaya başladı:

- Kararımı verdim. Vatanın tamamının savunması hepimize farz olmuştur, teker teker... Artık bundan böyle beni de cepheye götüreceksiniz. Gözünü topluluktan ayırmadan tekrarladı, daha gür bir sesle:

Evet farz olmuştur! Hepimize farz olmuştur!..

Kurtuluş Savaşımızın bu ilk fetvası, izin ve buyruğu yayıldı dalga dalga... Telefon telefon, telgraf telgraf, ses ses tez elden ulaştı yurdun her köşesine... İstanbul'u ümitlendirdi, Ankara'daki zafer sesini yükseltti.

                                                                                                             (Tarihten Sayfalar)

BİRAZ DA KOMŞUMDAN ALIŞ-VERİŞEDİNİZ                                                        

                                                                                      Hayati OTYAKMAZ

Sultan Mehmed İstanbul'u fethe hazırlanıyordu.Büyük savaşın büyük hazırlıkları

devam ediyordu, olanca heyecanı ile.Ama Sultan Mehmed, sadece iyi bir kumandan,

sadece ülkeler fetheden bir padişah değil... Milletinin içine giren bir "Dert ortağı"...

Çocukları bile dinlemekten sıkılmayan, büyükleri karşısında hep ayakta bekleyen

yüce bir kişi idi, gönüller üzerinde taht kurmuş...Fırsat buldukça yaptığı gibi,

o gün de dolaşıyordu çarşı pazar. Padişahlık elbisesini çıkarmış, herhangi biri

gibi giyinmişti.

Bir bakkala girdi:

- Selâmün aleyküm!..

- Aleykümselâm, buyurun beyim.

- Fasulye var mı bey amca?

- Var. Ne kadar olsun?

Fasulyeyi aldı. Sonra biraz da pirinç... Helva da almak istedi. Ama bakkal kabul etmedi:

- Olmaz beyim. Benden aldıkların yetişir. Aynı helva komşumda da satılıyor. Henüz hiç alış

veriş etmedi. Lütfen oraya uğrayın.

    Genç Padişah şaşkın fakat, mutlu... Yanındaki bakkala girdi. Helvayı torbasına

yerleştirdi. Birkaç parça daha bir şeyler almak istediği zaman, şu sözlerle karşılaştı:

- Efendi, hamd olsun ilk alış verişimi yaptım bugün. Komşum ise hiçbir şey satmadı.

Öteki ihtiyaçlarınızı da ondan alırsanız çok memnun olurum.

Dudağında tatlı, anlamlı bir gülümseme ile gösterilen dükkâna süzüldü.

 Torbasını doldurmaya başlamıştı ki, bu satıcı da diğerleri gibi konuştu:

- Allah râzı ola beyim! Diğer ihtiyaçlarınızı da bir başka arkadaştan...

O gün nereye uğradı ise hiçbiri de kendini tanımadığı halde, hep aynı şekilde

karşılandı.  Biraz daha fazla satayım, daha çok kazanayım diye düşünmüyorlardı...

Bir-iki alış verişten

sonra, bunu yeterli bularak, bir başkasının dükkânını gösteriyorlardı.

Sarayına dönerken Sultan Mehmed, yanındakilere şöyle diyordu:

- En küçük satıcı bile kendinden çok başkasını düşünüyor. İşte bu milletle her türlü fetih yapılabilir... İstanbul, seni mutlaka alacağız! Şimdi daha iyi anlıyorum bunu...    

                                                                                                                (Tarih Sayfalar)

HACI MURAD VE ARKADAŞLARI

                                                                                            Hayati OTYAKMAZ

18'inci yüzyılın sonları...

Güneş, Kafkas dağlarının yüksek omuzları arasından kurtuldu. Altın ışıklar dökmeye

başladı.

Elli kişilik Rus askerî birliği, aralarına aldıkları oniki kişiyi güneşin doğduğu yöne

doğru götürüyordu.

Oniki kişiden en önde giden, diğerlerinden daha dik, dünyaya meydan okurcasına

başı yukarda...

Hacı Murad derlerdi, kaya parçası gibi bu yiğide. Türk topraklarına gelip zorla

 yerleşmek isteyen Ruslara kahramanca karşı koyarken tutsak edilmişti, kalleşçe...

 şu anda onbir arkadaşıyla sürgüne gönderiliyordu.

Pulçin çayı geçilmiş, tekrar ovaya inilmişti. Tam bu sırada, Hacı Murad ve

arkadaşları, silahlı muhafızların üzerine, inanılmaz bir cesaretle atıldılar.

şimşek gibi hareketlerle şaşkına çevirdikleri Rusları kendi silahları ile hakladılar.

Ancak üç kişi kaçabilmişti.

Görülmemiş bir başarıyla elde ettikleri hürriyetin doyumsuz tadını duyarak

olay yerinden uzaklaşıyordu oniki bahadır....

Biraz sonra Hacı Murad'ın yanına bir arkadaşı yaklaştı:

- Bir şey diyeceğim izninle.

- Söyle yiğidim, dedi gülerek.

- Gittiğimiz yol kestirme ama, önümüz batak.

- Emin misin? Nereden biliyorsun?

- Nasıl bilmem beyim. Daha düne kadar bizim illerimiz değil miydi buralar?

Cevap vermedi Hacı Murad. Elbette bilirdi buraların düne kadar kimin olduğunu...

 Bilirdi, bilirdi lâkin...

- Başka çaremiz yok, dedi sadece. Biraz sonra Rusya'nın en iyi at binicileri

peşimizde olacak.

- Bir gün önce yağmur yağdı. Batak azmıştır.

- Kaybedecek vaktimiz yok. Sonra geriye doğru dönerek bağırdı:

- Haydi arkadaşlar! Daha hızlı!.. Ve bir müddet sonra...

Hacı Murad, geriye baktığında arkadaşlarının da kendisi gibi çok kötü durumda

 olduklarını gördü. Hepsinin de atları bellerine kadar batağa gömülmüştü. Olanca

güçleriyle sazlıklardan kurtulmaya çalışıyorlardı.

Bir anda silahlar patlamaya başladı. Yaylım ateşine tutulmuşlardı. Atlarını

bırakarak Rus askerleriyle amansız bir mücadeleye giriştiler. Bağırıyordu Hacı Murad:

- Vurun, bırakmayın... Allah için, vatan için vurun!..

Canlarını dişlerine takmış dayanıyorlardı... Fakat sonunda tükendiler... Ve bir zaman

 sonra şehit oldu hepsi...

Rus askerleri iyice korkmuşlardı, sazlıkların içinde yatan Hacı Murad'ın

yanına yaklaşamadılar. Uzaktan kontrol ederek öldüğüne kanaat getirerek gittiler.

                                 Kaynak: Damla Damla Tarih, Söğüt Yayınları, s. 23-24, İstanbul -1979.

(ŞEYH EDEBÂLİ’NİN OSMAN GÂZİ’YE NASİHATLARI)

İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN...

    "Oğul!

    İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.

    Avun oğlum avun...

    Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın. Ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Dâima sabırlı, sebatlı ve irâdene sahip olasın.

    Dünya senin gördüğün gibi değildir. Bütün fethedilmemiş sırlar, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak; senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.

    Ananı, Atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme.

    Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibârın olmaz.

    Üç kişiye acı:

* Câhiller arasında âlime,

* Zenginken fakir düşene,

* Hayırlı iken itibarını kaybedene.

    Unutma ki!

    Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

    Haklı olduğunda mücâdeleden korkma. Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

    Ey oğul!

    Bundan sonra öfke bize, uysallık sana

    Güceniklik bize, gönül almak sana.

    Suçlamak bize, katlanmak sana.

    Âcizlik bize, yanılgı bize, hoşgörmek sana.

    Geçimsizlik, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana.

    Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana.

    Ey oğul!

    Bölmek bize, bütünlemek sana.

    Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

    Ey oğul!

    Sabretmesini bil... Vaktinden önce çiçek açmaz.

    Şunu da unutma! İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN...

    Ey oğul!

    İşin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.

    Allah (CC) yardımcın olsun..."

 (Tarihten Sayfalar)

Maraş Kalesi’nde Dalgalanan Bayrak

Hayati OTYAKMAZ

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda düşman ülkeler, Osmanlı ülkesinin bir avuç kalan toprağını işgâl etmeye başlamışlardı...

    Fransızlar da, Maraş ve civârını işgâl etmişlerdi. Maraşlılar işgâlin geçici olduğunu sanıyorlardı. 2 kasım 1919 sabahı Maraş Kalesi’nde, Türk Bayrağı yerine Fransız Bayrağı’nın sallandığını görünce galeyana geldiler. Maraş’ın ileri gelenlerinden Mehmed Ali Kısakürek hemen şu bildiriyi yayınladı:

- Ey Temiz Yürekli Türk!

“Ölüm vaktine hazır ol. Binüçyüz yıldır Allah’ın Peygamberini, senden memnun ettiği bir din (İslâm Dini) yok olmak üzeredir. Dedelerinin Albayrağı bugün Fransızlar tarafından indiriliyor. Şimdi acaba bunu geri tekrar yerine koyacak sende birkaç yüz hiç mi Türk kanı gururunu taşıyan kimse kalmadı? Karışıklık çıkarmayalım, yalnız vakur ve azametli olalım, bayrağımızı yerine asalım.

Korkma... Seni burada birkaç Fransız kırıp yok edemez. Sen, varlığını gösterecek olursan, değil birkaç yüz Fransız hatta bütün Fransız milleti seni yok edemez. Buna emin ol.”

Müftünün de Cuma namazı kılmak için toplanan cemaata:

“- Kalelerinde kendi bayrağı dalgalanmayan esir bir memlekette Cuma Namazı kılınmaz.” Demesi üzerine. Maraş halkı:

Allah Allah sadalarıyla kaleye doğru çıkıp, Fransız bayrağını indirdiler. Ay-Yıldızlı Bayrağımızı tekrar Maraş Kalesi’ne astılar. Daha sonra da Cuma Namazlarını kıldılar.

Allah Teâlâ, vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı ve ezanımızı dâim eylesin.

Ne mutlu vatanını, milletini, bayrağını ve ezanını sevenlere!...

 

(Tarihten Sayfalar)

Antep Kahramanı Şâhin Bey

Hayati OTYAKMAZ

Fransızlar 25 Mart 1920 de Antep’i işgâl için harekete geçmişlerdi. Antepliler bir savunma ekibi kurarak bunları önlemeyi planladılar. Savunma ekibinin reisi Şahin Bey idi. Şâhin Bey yüz kişilik müfrezesi ile Kızılburun Mevkiini tutmuş ve Fransızlara büyük kayıplar verdirmişti. Bir ara arkadaşlarının:

- Düşman çok, öldürmekle bitecek gibi değil... Demesi üzerine:

“- Düşman buralardan geçerse ben Anteb’e ne yüzle dönerim. Düşman ancak benim cesedimin üzerinden, atlayarak geçebilir.” Dedi.

Antep Müdafaasının dördüncü günü çevresine baktığı zaman, bütün arkadaş-larının şehit olduğunu gördü. Mermisi tükenmişti. Tüfeğini taşlara vurarak kırdıktan sonra, göğsünü düşmana açtı:

“- Allah’ım! Yurdumu sen koru. Alçak düşmanlar, gelin..” diyerek ileri fırladı. Saldırganlar sol kulağının ardından ve karnından Şâhin Bey’i süngüleyerek şehit ettiler. Fakat Şâhin Bey’in hürriyet aşkı ve şehâdeti Antepliler için sembol oldu. Antepliler, düşmanları topraklarından attılar ve “Gâzi” unvânını aldılar.

Antepliler Şâhin Bey için şu destanı yazdılar:

Şâhin bey düşmana ilk kurban oldu

Fransız kuvveti Antep’e doldu.

Analar babalar saçını yoldu

Uyan Şâhin uyan gör neler oldu

Sevgili yurdumuz düşmanla doldu.

Uyan Şâhin uyan uyanmaz mısın?

Diz çöküp düşmana dayanmaz mısın?

Al-kızıl kanlara boyanmaz mısın?

Uyan Şâhin uyan gör neler oldu

Sevgili yurdumuz düşmanla doldu.

Şâhin’i sorarsan otuz yaşında

Süngü ile delindi köprü başında

Çeteler toplanmış ağlar başında

Uyan Şâhin uyan gör neler oldu

Sevgili yurdumuz düşmanla doldu.

Biz de Şâhin bey için diyoruz ki:

Yiğit bir kahramandı, mertti, cesurdu o.

Antep savunması için yılmaz bir semboldü o.

Nihayet Fransızlar Antep’ten atıldı,

Şâhin’in kabrine “şehit” diye yazıldı.

Yattığı yer nûr, makâmı Cennet olsun (Âmin).

 

(Tarihten Sayfalar)

 

KAFKAS KARTALI

ŞEYH ŞÂMİL

 

Hayati OTYAKMAZ

Dağıstanlı meşhur İslâm kahramanı, Ruslara karşı Kafkasya’yı ayağa kaldıran mücâhid, âlim, velî. 1797 senesinde Dağıstan’ın Gimri Köyü’nde dünyaya geldi. Denge ailesi reisi Muhammed’in oğludur. Doğunca, verilen Ali adına, geçirdiği bir hastalıktan sonra Şâmil ismi de eklendi. İlmi ve mücadelelerde önderliği sebebiyle İmam-ı Şâmil ve Şeyh Şâmil namlarıyla meşhur oldu.

Ruslara karşı tam bir birlik meydana getirdi. Teşkilatlandırdığı mücahidler, Rus birliklerinin korkulu rüyası oldu. Şeyh Şâmilin basit silahlarıyla yaptığı mücadelelere Ruslar, kalabalık birlikler ve ağır silahlarla cevap verdiler. 1834’den 1859 yılına kadar Kafkasya, Rus zulmüne karşı Şeyh Şâmilin önderliğinde direndi. Kafkasya’daki şanlı direniş bütün dünyada duyuldu.

Halife-i Müslimîn (Müslümanların Halifesi) Abdulmecid Han tarafından desteklendi. Ancak şartlarının müsait olmaması sebebiyle istenilen ölçüde yardım yapılamadı. Buna rağmen Kafkas mücahitleri zafer üstüne zaferler kazandılar. Kırım Savaşı sonrası Rusların yeni Çarı Aleksandr, Kafkasya meselesine daha çok eğilmek imkânı buldu. Rus kuvvetleri, Şeyh Şâmilin Anadolu’dan ve İran’dan gelen silah ikmal yollarını kestiler. Dayanma güçleri azalmış bazı kabileleri satın almaya muvaffak oldular.

İlk önce, iki yıl mukavemetten sonra Çeçenistan Rusların eline geçti. Bu hadiseden sonra, birçok küçük cemaatler ayrılarak Şeyh Şâmilin nâiblerini terk ettiler. Şeyh Şâmil 6 Eylül 1859 günü imzaladığı bir antlaşma neticesinde iki oğluyla birlikte Ruslara teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Prens Baryantinsk, Şeyh Şâmil’i Petersburg’a götürdü. Çar, Kendisine görülmemiş bir karşılama merasimi yaparak, gönlünü almaya çalıştı. Kluga’da on sene ikâmete mecbur tutuldu(1869).

Şeyh Şâmil, daha sonra Hac için İstanbul ve Mısır üzerinden Hicaza gitmek üzere Rusya’yı terk etti. İstanbul’da Abdülaziz Han’ın misafiri oldu. Bütün arzuları yerine getirildi.

1871’de Medine-i Münevvere’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Şeyh Şâmil, Cennetü’l Bâki Kabristanı’na defnedildi.

Rûhu şâd, makâmı Cennet olsun (Âmin).

 

(Tarihten  Sayfalar)

NENE HÂTUN’UN VEFATI

Hayati OTYAKMAZ

Nene Hatun; tarihimizin kadın kahramanlarının önde gelenlerindendir. Türk kadınının kahramanlık sembolü olan Nene Hatun, 1857 yılında Erzurum’da doğdu.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ruslar, Erzurum’a kadar gelmişlerdi. Şehrin savunması sırasında Erzurumluların kadınlı erkekli yaptığı mücadele, tarihin şanlı sayfaları arasındadır. Aziziye Tabyası’nı geri almak için taş, sopa, kazma kürekle gırtlak gırtlağa yapılan mücadeleye Nene Hatun da küçük kızını ve oğlunu evde bırakarak katılmıştı. Savaş sırasında yirmi yaşında olan Nene Harun’un, Çanakkale Savaşı’nda da oğlu şehit olmuştur.

1955 yılında “Anneler Annesi” seçilen Nene Hatun, aynı sene 22 Mayıs’ta doksan sekiz yaşında  vefat etti.

 

(Tarihten Sayfalar)

ATATÜRK’ÜN İSLÂM DİNİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Hayati OTYAKMAZ

 

İlahî dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslâmiyet, yaklaşık on asırdır Türk Milleti ile özdeşleşmiştir. Türk kültür ve medeniyetinin de en önemli esası olmuştur. Bu gerçekleri çok iyi bilen Atatürk, Osmanlı ordusunda görev yaptığı yıllarda İslâm diniyle ilgili eserler okumuştur. (1) Atatürk, Cumhuriyet döneminde de ilim adamlarına dinî konularla ilgili araştırmalar yaptırmış ve onlardan faydalanmıştır.

Atatürk, İslâm diniyle ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bizim yüce dinimiz, her Müslüman erkeğe ve kadına ilim öğrenmeyi farz kılıyor ve her Müslüman erkek ve kadın, ümmeti (halkı) aydınlatmakla yükümlüdür.” (2)

“Bütün Müslümanlar, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâm dinine uymalı ve Hz. Muhammed’in yolunu takip etmelidir.” (3)

Müslümanların geri kalmalarının İslâmiyet’ten kaynaklanmadığını, çünkü İslâm dininin ilerlemeye engel olmadığını belirten Atatürk, bu görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:

“Dinimiz, şuura aykırı, ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor.” (4)

“Bizim dinimiz milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı emretmez. Aksine, Allah ve Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şereflerini korumalarını emreder.” (5)

“Bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, umumun menfaatine uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey, akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın, o şey dinîdir. Bizim dinimiz, akıl ve mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, en son din olmazdı.” (6)

Atatürk, Peygamberimiz hakkında da şunları söylemiştir: “O (Hz. Muhammed), Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir fakat O, ölümsüzdür.” (7)

Atatürk, her insanın İslâm dinini öğrenmesi gerektiğini de şu sözüyle vurgulamıştır:  “Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da okuldur.” (8)

Atatürk’ün Balıkesir’deki Zağanos Paşa Camii’nde okuduğu hutbe, onun İslâm dini hakkındaki düşüncelerini ifade etmesi bakımından önemlidir. Atatürk, bu hutbesinde şunları söylemiştir: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz, Allah tarafından insanlara dinî gerçekleri duyurmaya memur ve elçi olarak seçilmiştir. Koyduğu esas kanunlar hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kur’an’daki ayetlerdir. Dinimiz hakikate ve ilme uygundur. Çünkü hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer ilahî ve tabiî kanunlar arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü bütün yaradılış kanunlarını yapan Cenâb-ı Hakk’tır.” (9)

KAYNAKLAR

1-  İlhan Başgöz, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, s. 272.

2-    Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 199.

3-    Hüseyin Tuğcu, Alevi-Bektaşi Kültüründe Şiirlerle Hz. Muhammed, s.101.

4-    Sadi Borak, Atatürk ve Din, s. 31.

5-    Atatürkçülük, c. 1, s. 461.

6-    Atatürkçülük, c. 1, s. 457.

7-    Atatürkçülük, c. 1, s. 455.

8-    Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c. 2, s. 89.

9-   Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, s. 66.

(Tarihten Sayfalar)

GÖNÜLLÜ KAHRAMAN

Hayati OTYAKMAZ

Bir yaz günü Türk Milleti’nin Sakarya kıyılarından heyecan içinde zafer müjdesi beklediği günlerden biri... Öğle güneşinin bunaltıcı sıcaklığı içinde cepheye doğru ağır ağır ilerleyen kağnı kâfilelerinden biri ile karşılaştım. Selâm verip geçecektim, fakat birden gözlerim dört sandık yüklü hayvanla kâfileye katılmış bir gencin üzerinde durdu. Bu gürbüz, geniş omuzlu, yağız yüzlü gencin bir ayağı tahtadandı.

Bu, bir gazi idi. Kendisi ile konuşmaya başladım. Ayağından birini Çanakkale Savaşı’nda bir mermi alıp götürmüş. Hastanede tedavi edildikten sonra köyüne dönmüş, tarlasında çalışmaya başlamış. Sonra Kurtuluş Savaşı başlayınca cepheye giden arkadaşlarının arasına, tek bacağı ile karışamadığına çok üzülmüş. Hiç olmazsa cephane taşıyarak hizmet etmek için şehre inmiş. Tek hayvanına dört sandık yüklemiş ve dört günden beri yol yürüyorlarmış. Cephede bulunamadığına, arkadaşları ile omuz omuza savaşamadığına üzüldüğü hâlinden belliydi. Saf ve ağırbaşlı bir tavırla.

- Bey!.. diyordu. Sakatım, savaşa gidemedim. Kendim olmazsa, götürdüğüm gülleler bari düşmandan öcümü alsın...

Onu incitmeyecek sözler seçmeye dikkat ederek bu yorucu işi başka bir kardeşin yapmasını teklif ettim. Birden bire başını kaldırdı. Gözlerime dikilen gözleri kıvılcımlandı  ve:

- Düşman denize dökülene kadar... Benim andım budur Bey!..  dedi.

 

(Tarihten Sayfalar)

KÜÇÜK ŞEHİT

Hayati OTYAKMAZ

Mini mini kumral bir kız, öğretmenin elini tutmuş, kuş ötüşünü andıran bir sesle:

- Öğretmenim, bu amca da Küçük Şehit’i ziyarete mi gidiyor?

Öğretmen birden durdu:

- Aaa!..  Sahi, beyefendi, dedi. Sizinle karşılaşmamıza çok sevindim. Biz şu tepeye gideceğiz. Orada bizim çocukların sevdikleri, küçük bir şehit yatıyor. Onu ziyaret edeceğiz. Bilmem siz de gelebilir misiniz? Zamanınız varsa Küçük Şehit’i size anlatırım.

Yürüdük, tepeye yaklaştık. Ben, Küçük Şehit hakkında bilgi almak için sabırsızlanıyordum. Öğretmen:

- Biraz daha bekleyelim. Küçük Şehit’in hikâyesini bilen çoban şimdi gelir. Hikâyeyi ondan dinleriz, dedi.

Tepeye vardık, çoban geldi. Öğrenciler küçük bir toprak yığınının etrafında toplandılar. Öğretmenleri, sevgi ve üzüntü ile küçük toprak yığınına baktı, sonra yüzünü çevirdi. Gözlerinden sızan yaşları öğrencilerden saklamak ister gibi yaptı. Terini sildi.

- Çocuklar! İşte Küçük Şehit’imiz... Sizin bu şanlı Bayrak altında  rahatça yaşamanız için, yaralı ayağı ile sırtında cephane taşıyan kahraman annenin şehit yavrusu, dedi. Sonra çobana:

- Gel Mehmet! Anlat bu Küçük Şehit’in hikâyesini, dedi.

Mehmet elindeki değneğe dayandı. Boynunu büktü:

- Ne söyleyeyim, dedi. Yunanlılar buralara gelince bizim efeler tüfeklerini alıp dağa çıkmışlardı. Onlara yiyecek ve cephane götürmek gerekti. Bunları kim taşıyacaktı? O zaman kadınlar: “ Biz sırtımızda taşırız!” dediler. Biz de bu dağlarda kadınlara yol gösteriyor, yardım ediyorduk. İşte bir gece, şurada yatan çocuğun annesiyle mermi sandıklarını şu uğursuz dönemeçten geçiriyorduk. Bir silah patladı. Arkasından bir daha. Çocukcağız, annesinin yanında yere düştü. Kadıncağız: “Ah yavrucuğum!..” diyerek haykırdı. Yavrucuğa baktım; üstü başı kan içinde cansız yatıyordu. Kadıncağız, çocuğunun ölümü karşısında bile görevini bırakmadı. “Hele şu mermileri kurtaralım” dedi. Sandıkları çukura indirdik. Tüfekler patlıyor, kurşunlar vızıldıyordu. Biz de tüfeklerimizi kavradık. Ey Allah’ım, o  gece ne geceydi! Biz ateş... onlar ateş... Bir aralık aklıma geldi. “Sakın bunlar bizim efeler olmasın?” dedim.

Biraz daha yükseğe doğru süründük. “Deli misin silah seslerinden anlamıyor musun? Haydi durma ateş et!...dedi.

Düşmanlar, bizim az olduğumuzu anlamışlardı. Gittikçe bize sokuluyorlardı. Korkmuyordum, ama kurtulmaktan da ümidi kesmiştim. Derken karşı sırttan bir ses geldi. Bu, bizimkilerin sesi idi. Biz de seslendik. Hey gidi aslanlar. Öyle bir saldırdılar ki, düşmanlar bozguna uğradılar...  Onlar kaçınca derlenip toparlanmaya başladık. Bizimkiler: Ölü - yaralı var mı?” dediler.

- “Var!.. Küçük bir şehidimiz var!..” dedik.

Öğrenciler, çobanı heyecan ve üzüntü ile dinliyorlardı. Bayrak taşıyan çocuğun gözleri, bir alev gibi parlıyordu:

- Biz de onları denize döktük!.. dedi.

Öğretmen üzüntüsünden mi, çocuklarda gördüğü heyecandan mı olacak, ağlayarak:

- Evet çocuklar, denize döktük düşmanları. Fakat o günleri unutursak yine gelirler. Unutmayın. O günleri unutmayın ve “Küçük Şehit’imizin mezarını böyle bırakmayın!..dedi.

Çocuklar, bu küçük mezarın topraklarını düzelttiler.Getirdikleri çiçeklerle Küçük Şehit’in mezarını süslediler.

 

(Tarihten Sayfalar)

MAĞARA ARKADAŞLARININ HİKÂYESİ

Hayati OTYAKMAZ

Çok eski zamanlarda bir hükümdar vardı. Bu hükümdar putlara tapardı. Halkını da putlara tapmaya zorlardı. Bir grup genç, hükümdarın dinini terk etti ve Allah’a ibadet etmeye başladı. Hükümdar, bunu haber alınca onları cezalandırmak istedi. Bunun üzerine onlar, kaçıp bir mağaraya sığındılar ve orada uykuya daldılar.

Hükümdar, onları bulmak için her yeri aradı, fakat bulamadı. Sonunda onların saklandığı mağaraya geldi. Hükümdar, adamlarına içeri girip bakmalarını söyledi. Mağara çok karanlık olduğundan hiç kimse buna cesaret edemedi. Adamlardan biri hükümdara:

Efendim, sizin maksadınız onları öldürmek değil mi? Mağaranın girişini taşlarla kapatalım. Onlarda açlıktan ve susuzluktan içerde ölsünler, dedi.

Hükümdar bu fikri beğendi. Adamlarına, mağaranın girişini sıkı bir şekilde kapatmalarını emretti. Adamları, hükümdarın bu emrini yerini getirdiler.

Mağaradaki gençler, uzun bir süre sonra uyandılar. Onlardan biri:

- Bu mağarada acaba ne kadar kaldık, diye sordu. Diğeri:

- Bir gün veya daha az bir zaman kaldık, dediler.

Aralarındaki bu konuşmadan sonra, karınlarının aç olduğunu hissettiler. Arkadaşlarından birini, yiyecek almak için şehre göndermeye karar verdiler.

Yiyecek almaya gidecek olan genç, mağaranın girişine geldiğinde, girişin taşlarla örülmüş olduğunu gördü. Küçük bir delik bulup oradan çıktı. Kimseye görünmeden yürümeye başladı. Çevresine bakınıyor, fakat her şeyin değişmiş olduğunu görüyordu. Buna çok şaşırdı.

Genç sağına soluna baka baka şehrin giriş kapısına vardı. Bu kapı daha önce gördüğünden farklıydı. Bir günde her yer ne kadar da değişmişti. Acaba rüya mı görüyorum? Diye gözlerini ovuşturdu. Sonra şehre girip bir fırına gitti. Ekmek aldıktan sonra cebinden para çıkardı ve fırıncıya uzattı. Fırıncı parayı eline alıp bakınca şaşırdı. Çünkü para antikaydı.

Fırıncı, bir polis çağırıp ona parayı gösterdi. Polis, paranın antika olduğunu anlayınca genci yakaladı ve doğruca hükümdarın yanına götürdü. Genç, hükümdarın kendilerini arayan hükümdar olmadığını görünce daha da şaşırdı.

Hükümdar, genci sorguya çekti. Parayı nerden aldığını öğrenmek istedi. Genç, paranın antika olmadığını ve başından geçenleri bir bir anlattı. Hükümdar paranın üstünde resmi bulunan hükümdarın üç yüz sene önce öldüğünü söyleyince, genç: Biz mağarada üç yüz yıl mı uyuduk? Dedi.

Hükümdar: Uyudunuz mu? Senden başkaları da var mı? Diye sordu.

Genç: Evet. Başka arkadaşlarım da var. Onlar da benimle birlikte hükümdardan kaçtılar, cevabını verdi.

Hükümdar, gencin bu anlattıklarına çok şaşırdı. Birlikte mağaraya gittiler. Mağaraya vardıklarında genç, hükümdara: Siz burada bekleyin. Önce ben, onlara bir haber vereyim, dedi.

Hükümdar adamlarıyla dışarıda kaldı ve genç, mağaraya girdi. Arkadaşlarına bütün olanları anlattı ve onlara bu mağarada üç yüz yıldan fazla kaldıklarını söyledi. O sırada gençlerin yeniden uykuları geldi ve hepsi bir daha uyanmamak üzere tekrar uyudular.

İçerden uzun süre haber gelmeyince hükümdar ve adamları mağaraya girdiler. O genci ve arkadaşlarını ölmüş olarak buldular.

Hükümdar bu durum karşısında şunları söyledi: “Sübhânallah! Bu büyük bir mucizedir. Yüce Allah bu gençleri üç yüz yıldan daha fazla uyuttuktan sonra tekrar diriltti. Bununla bize bir ders vermek istedi. O Yüce Allah, insanlar ölüp toprak olduktan sonra da hepsini diriltmeye gücü yetendir.”

 

(Çocuklarla Sohbet)

ALLAH VARDIR

Hayati OTYAKMAZ

Vücudumuzu ve içinde yaşadığımız evreni bir düşünelim. Düşünmeye de önce kendimizden başlayalım. Vücudumuzda birçok organımız var. Bu organlarımızdan her biri farklı işler görüyor. Gözlerimiz görmemizi, dilimiz tat almamızı ve konuşmamızı sağlıyor. Organlarımız, bu görevlerini en güzel şekilde yapabilmek için en uygun yerlere yerleştirilmiş. Örneğin: İyi görebilmemiz için gözlerimiz arasındaki mesafe çok iyi ayarlanmış.

Şimdi dikkatimizi kışın yağan kar taneciklerine çevirelim. Her biri ayrı bir güzellikte olan kar tanecikleri, yeryüzüne bir kelebek gibi düşüyorlar. Binlerce kilometre yükseklikten düşmelerine rağmen birleşmeden toprağa iniyorlar. Bu kar tanecikleri gökte birleşip kocaman kar topları halinde yere düşecek olsalardı, her kar yağışı bizler için bir felaket olurdu. Bu kar taneciklerinin bizlere zarar vermeyecek şekilde yağması da evrendeki düzen ve uyumluluğun bir sonucudur.

Evrendeki düzen ve uyumluluk kendiliğinden, gelişi güzel meydana gelmiş olamaz. Bütün bunları yapan, sonsuz bir güç sahibi bir varlık olmalıdır. Öyle bir varlık ki, her şeyi çok iyi bilen ve çok iyi yapan bir varlık. İşte biz, bu varlığa “Allah” diyoruz.

Allah, kendisini bilebilmemiz için yüce Kitabı Kur’an-ı Kerim’de bizlere yol gösteriyor. O, evrendeki düzen ve uyumluluğa dikkatimizi çekiyor ve şöyle buyuruyor:

“Üstlerindeki göğe bir kere bakmazlar mı, onu nasıl yaptık, nasıl donattık? Onda bir yarık, bir bozukluk, bir çatlak var mı? Yeri nasıl yaptık, nasıl döşedik,dağları nasıl yerleştirdik, bakımına doyum olmayan güzel şeylerden yetiştirdik. Gökten bereketli yağmurlar yağdırdık, insanlara rızk olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik. O su ile ölü toprağı dirilttik.” (1)

Peygamber Efendimiz de Allah’ın varlığını kavrayabilmemiz için şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın varlığını, birliğini anlamak için göklere bakın, yere bakın. Kendi nefsinize bakın. Bütün bunların kendi kendine olup olmayacağını düşünün. Çünkü bunlar, Allah’ın varlığını, birliğini gösteren belirtilerdir.” (2)

Bütün bunları göz önüne alarak düşünelim. Aklımızı kullanarak, evrendeki düzen ve uyumluluğu sağlayan Allah’ın varlığına inanalım.

Ne mutlu Allah’ın varlığına ve birliğine inananlara!...

Ne mutlu Kâinat’a ibret gözüyle bakanlara!..

1-                 Kaf Suresi, ayet 6-11.

2-                A. Hamdi Akseki, İslam Dini, s. 60.

(Çocuklarla Sohbet)

ALLAH’A İNANMANIN İNSANA VERDİĞİ

HUZUR VE MUTLULUK

Hayati OTYAKMAZ

Hiç kuşkusuz, yerin ve göğün sahibi Yüce Allah’tır. O’nun gücü ve kudreti her şeyin üstündedir. Her varlık, O’na muhtaçtır. Fakat O, hiçbir varlığa muhtaç değildir. Her şey O’nun dilemesiyle var olur. O’nun dilemediği hiçbir şey var olmaz.

Baharda yeşeren yaprak, meyveye duran ağaç gücünü O’ndan alır. Denizin dibindeki balık, göğün maviliklerinde uçan kuş O’nun verdiği güçle hareket eder.

Yüce Allah son derece merhametlidir. Kendisine inanmayanların bile rızkını kesmez. Çünkü O’ndan başka rızk verici yoktur. İnsanoğlu en sıkıntılı, en umutsuz zamanlarda O’na yönelir. O’ndan yardım ister ve O’na sığınır. Çünkü Allah inancı, bütün mutlukların kaynağıdır.

Allah’a inanan insan, en kötü şartlarda bile ümitsizliğe düşmez. Güven duygusunu yitirmez. Yüce Allah’ın kendisine yardım elini uzatacağına inanır. Dua ve ibadetle O’na ulaşmaya çalışır. Allah inancı bizim için bitmez tükenmez bir teselli kaynağıdır. İç dünyamızın huzur ve mutluluğudur.  Çünkü Yüce Allah, yalnız ve çaresiz kaldığımız zamanlarda, kendisine yöneleceğimiz tek güçlü varlıktır.

Düşmana karşı savaşan asker, korkusunu Allah inancıyla yener. Şehit veya gazi olacağını düşünerek mutlu olur. Kendine güveni artar. Deprem, sel baskını, yangın gibi bir afetle karşılaşan Müslüman, Allah’a yalvarır ve O’na sığınır. O’nun kendisine yardım edeceğine inanarak umudunu yitirmez. Sınava giren öğrenci, Allah’a dua ederek cesaretini artırır. Dolayısıyla, Allah inancı sayesinde sınav heyecanını yener.

Annemize, babamıza veya çevremize karşı bir kusur işlediğimizde, bilerek veya bilmeyerek bir canlıya zarar verdiğimizde, son derece üzülürüz. İçimizi bir sıkıntı basar. Vicdan azabı çekmeye başlarız. Bu sıkıntıdan kurtulmak için de Allah’a yöneliriz. İşlediğimiz kusurları bağışlaması için O’na yalvarırız. Böylece içimiz rahatlar, mutlu oluruz. Tekrar aynı kötülükleri yapmak için kendimizde daha büyük bir güç ve kuvvet buluruz

Allah’a ettiğimiz dualar, gücümüze güç katar. Bu nedenle; sofraya otururken, ders çalışırken, yatağımıza girerken duamızı eksik etmeyiz. Annemiz bizi okula gönderirken; “Allah zihin açıklığı versin yavrum” dese, içimizi bir huzur kaplar. Derslere daha güvenle gireriz.

Kısacası; Allah inancı, insanı mutluluğa götürür. Yüce Allah bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:

“...Kalpler, ancak Allah’ı anmakla rahat ve huzur bulur.” ( Ra’d Suresi, âyet 28.)

Ne mutlu Allah’a iman eden ve inancının gereği üzere yaşayanlara!..

 

KUTSAL YOLCULUK:

                        HİCRET                                    

                                                                                                                                           Hayati OTYAKMAZ

Allah Rasûlü Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere'ye Hicret’inde, pek çok ders ve hikmetler var. Bu kutlu yolculuğu inceleyenler, ilâhî programın kademe kademe uygulanışına şâhit olacaklardır.

1.Akabe Biatı: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in bir hac mevsiminde Medineli 12 Müslümanla gizlice buluşması...     

Medineliler, Allah Rasûlü'nden bir "Kur'ân öğreticisi" istiyorlar. Maksatları, İslâm öğretisini Medine-i Münevvere'de sürdürmek... Rasûlullah (s.a.s.) bu güzel isteği boş çevirmiyor.

Mus'ab bin Umeyr (r.a.)’i gönderiyor Medine'ye... Hz. Peygamber (s.a.s.)'e en çok benzeyen sahâbe bu...İslâm'ı iyi öğrenmiş bir genç...

    Ertesi yıl Medinelilerle Akabe'de 2. buluşma... Bu sefer, sevgililer sevgilisini Medine'ye dâvet ediyorlar. Fakat, vahiy (Allah'tan Hicret izni) bekliyor Allah Rasûlü (s.a.s.)...

    Mus'ab bin Umeyr (r.a.), Allah'ın yardımıyla Medine'yi Müslümanların yaşamasına elverişli hâle getirmiştir. Sahâbe, güvenli bir şehir olan Medine'ye hicreti başlatmıştır bile...

    Mekke müşriklerinin sabrı taşmıştır. Çünkü, alay, hakâret, işkence, şiddet ve ambargo gibi Müslümanları yok etmek için aldıkları tedbirlerin hiçbiri fayda vermemiştir. Şimdi, işi kaynağında bitirmek istemektedirler: Yani, Hz. Peygamber (s.a.s)’i öldürmekle...

Tabii, bu onların hesabı...Elbette, Allah'ın da bir hesabı vardı ve şaşmayan hesap buydu.

HİCRET BAŞLIYOR..

     Müşrikler, her kabileyi temsilen 40 kişi seçiyor ve Allah Rasûlü'nün evini kuşatıyorlar. Can güvenliğinin olmadığı böyle bir durumda Hicret’e izin çıkıyor.

    Allah Rasûlü (s.a.s.), Mekkelilere âit emânetleri yerlerine teslim etmek üzere Hz. Ali (r.a.)’ ye veriyor. Yatağına yatırıyor Hz. Ali'yi ... Kendisi de Yâsin Sûresi'nin ilk 9 âyetini okuya okuya evinden çıkıyor. Hem de müşriklerin üzerine toprak serperek...

    Allah'ın kudretiyle, müşrikler Peygamber Efendimizi   göremiyorlar. Allah Teâlâ, dostunu düşmanlara teslim etmiyor.

"Önlerine ve arkalarına sed çektik; gözlerini perdeledik. Artık göremezler." (Yâsin Sûresi,  âyet; 9)

    Allah Rasûlü  Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz. Ebûbekir (r.a) 'in evinde...İki dost Sevr Dağı'na gidiyorlar. Medine'nin zıt istikâmeti... Maksatları hedef şaşırtmak... Müşrikler, Allah Rasûlü'nü  evde bulamayınca çılgına döndüler. O'nu yakalayıp getirene 100 deve mükâfaat verileceğini vaad ettiler. Bu mükâfaata heveslenenler her tarafa dağıldılar. Bir grup Sevr Mağarası'na doğru yaklaşıyordu. Hz. Ebubekir (r.a.), sesler duyulmaya başlayınca endişelendi:

"-Ya Rasûlallah! Sana zarar vermelerinden korkuyorum."

Allah Rasûlü (s.a.s.), dostu Hz. Ebûbekr-i Sıddîk (r.a.)’ı tesellî etti:

      "-Mahzun olma (üzülme)!.. Şüphesiz Allah bizimle beraberdir." (Tevbe Sûresi, âyet; 40)

Müşrikler, mağaranın önüne geldikleri zaman gördüler ki; örümcek mağaranın girişine ağ örmüş, güvercin de yumurtalarını bırakmıştı. Buraya uzun süre kimsenin uğramadığını düşündüler. Hâlbuki eğilip baksalar onları göreceklerdi. Allah Teâlâ, müşriklere eğilip bakma arzusu vermedi. Yüce Allah, dostlarını koruyordu. Üç gün üç gece Sevr Mağarası’nda kaldılar..

Sonra hedef Medine-i Münevvere istikâmeti oldu.

MEDİNE YOLUNDA...
         Yolda, onları Süraka isimli bir atlı tâkip etti. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e her yaklaşmasında atı-  

nın ayağı sürçtü ve yere yuvarlandı. Süraka bu olaydaki hikmeti kavradı, pişman oldu ve geriye döndü.  Rasûlullah’ı  tâkip için gelenleri de geri çevirdi.

Allah Rasûlü (s.a.s.), Kubâ köyüne geldiğinde çok yorulmuştu. Sıcak bir gündü. Neccaroğullarından bir kişinin evinde konakladı. Burada bir mescid yaptırdı. Kubâ Mescidi adı verilen bu mescid, İslâm tarihinde yapılan ilk mescid olma özelliğini kazandı.

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz,  Cuma sabahı yeniden yola çıktı. Rânuna Vâdisi'nde durdu. Orada hutbe okudu ve ilk Cuma namazını kıldırdı.

Kutlu Kervan Medine-i Münevvere'ye yaklaşmıştı..

Medineliler, Allah Rasulü'nü karşılamak için yollara dökülmüşlerdi.. Bütün halk sevinç içindeydi. Hep birden "Taleal bedru aleynâ- Ay doğdu üzerimize" şiirini seslendiriyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) muhteşem bir törenle Medine-i Münevvere'ye girdi. Bütün Medine halkı Allah Rasûlü’nü  evlerinde misâfir etmeyi arzu ettiler. Fakat O, herkesin gönlünü almak istedi. Devesinin çöktüğü yerde misâfir olacağını belirtti. Deve, Ebâ Eyyûb el-Ensarî (r.a.)’nin evinin önünde çöktü. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Mescid-i Nebevî'nin yanında Hâne-i Saâdetleri yapılıncaya kadar, 7 ay Ebâ Eyyûb'un (Hâlid bin Zeyd)  evinde misâfir kaldı.

Medineliler (Ensar), Mekkeli Muhâcirlere sahip çıktı. Yurtlarını ve mallarını terk ederek Medine'ye gelen bu insanlara kucak açtılar. Onları ekmeklerine, yemeklerine, mallarına ve mülklerine ortak ettiler. Onlara sadece evlerini ve barklarını değil, gönüllerini de açtılar. İslâm kardeşliğinin zirve örneğini oluşturdular.

Hicret olayını inceleyenler, Hakk-bâtıl mücâdelesinin nasıl seyrettiğini göreceklerdir. Samimiyet ve fedakârlığın, nasıl zulüm karanlıklarını dağıtarak, insanları yaşanmaya değer  ulvî bir atmosfere ulaştırdığına şâhit olacaklardır.

Mal-mülk, vatan ve sevdiklerini terketmenin zorluğunu bilmeyen yoktur. Hicret, İslâmiyet uğruna yapılması gereken fedakârlığın hangi noktaya ulaşması gerektiğini ortaya koymaktadır.
          Hicret, vatanı düşmana bırakmak değil, tekrar vatana dönmek üzere elverişli bir mekânda hazırlık yapmaktır. Ashâb-ı Kirâm’ın ayrılırken söylediği gibi:

"Döneceğiz, döneceğiz, Mekke bir gün döneceğiz."
         Müslüman olarak bizler, engel ne kadar büyük olursa olsun, bu engelleri aşarak Allah için yaşamak inancını gerçekleştirmekle görevliyiz.

Hicret, her türlü zulüm ve baskılara rağmen, Allah'ın müjdesine kulak vererek, "Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir" prensibi ile her türlü zorluk ve engeli aşma kararlılığıdır.

Hicret, huzur ve barış ikliminde yaşama arzusudur.

Hicret, insanın yücelme ve rûhun özgürlüğe kavuşma özlemidir.

Hicret, aydınlık bir dünya arzusu ve özlemidir.

Hicret, insanca yaşamak, değerlerimizden tâviz vermemek anlayışıdır.

Hicret, Allah Teâlâ’ya kavuşmayı her şeyden daha fazla arzu etmektir.

Ne mutlu Hicret’in mânâsını kavrayan ve Hicret şuûruna erebilenlere!..

 

 (Tarihten Sayfalar)

SİLİSTRE ASLANLARI

Hayati OTYAKMAZ

  Kırk bin kişilik Rus ordusu 28 Temmuz 1828’de Silistre’ye gelip kuşattı. Kalede ancak on bin askerimiz vardı. Bunlar, kuşatma başlar başlamaz Rus ordusunun üstüne gülle gibi düştüler ve nihayet 8 Kasım 1828 günü Rusları arkalarına bile bakmadan kaçmaya zorladılar.

Silistre’de ilk büyük zafer kazanılmıştı. Fakat Rusya bunu çekemeyecek, bu sefer elli bin kişilik koca bir ordu hazırlayıp 152 topla birlikte Silistre’yi kuşatacaktı.

Rus ordusunun başındaki komutan Kont Diyebiç’ti. Silistre’yi almaya yeminliydi. 18 Mayıs 1829’da ikinci kuşatma başladı.

Kalede bu sefer sekiz bin askerimiz bulunuyordu. Komutanımız Sert Mehmed Paşa, valimiz ise Ahmed Paşa idi. Kale canla başla savunuluyor, düşman bir türlü içeri giremiyordu. Yalnız attığı toplarla kaleyi harabeye çevirmişti. Sivil halk bıkmış, usanmış ve Sert Mehmed Paşa’ya başvurarak teslim olmasını istemişlerdi.

Sert Mehmed Paşa: “Sabırlı olunuz” dedi. “Sizin kılınıza bile zarar gelmeyecektir. Babalarımızın, dedelerimizin kan ve can pahasına aldığı bu güzel kaleyi ellerimizle düşmana nasıl veririz? Böyle bir davranış Allah’ın gücüne gitmez mi? Hayır, ben Allah’tan korkarım, kaleyi düşmana veremem.”

Silistre’nin daha fazla dayanamayacağını zanneden Rus kumandanı Kont Diyebiç, kumandayı tanınmış Rus generallerinden Karazovski’ye bırakıp Rusya’ya dönmüştü.

Korkunç çatışmalar başladı. Askerlerimizin barutu tükendi. Yiyecek sıkıntısı baş gösterdi. Sadrazam’ın yardıma geleceğini sanan Sert Mehmed Paşa her şeye rağmen dayanmaya kararlıydı. Ama bu arada Sadrazam’ın mektubu geldi: “Biz burada savaşı kaybettik. Silistre’yi önce Allah’a, sonra sana teslim ediyorum.”

Bu mektup bütün ümitleri kırdı. Silistre valisi Ahmed Paşa, komutan Sert Mehmed Paşa’ya: “Paşa kardeş! Teslim olmaktan başka çare yok.” Dedi.

Sert Mehmed Paşa öfkeyle yerinden fırladı:

-     “Aslâ!”

-         “İyi ama nasıl savaşacağız? Hiç barutumuz kalmadı ki...”

-         Eskiden top mu vardı, barut mu vardı? Dedelerimizin elinde şanlı zafer kazanan kılıçlarımız, süngülerimiz ne güne içindir. Onlara lâyık olduğumuzu ispat etmeliyiz.”

Neden göğüs göğüse vuruşmayalım? Neden baş alıp baş vermeyelim? Böyle zamanda canın ne önemi var? Şu anda evlatlarım da başka bir kalede vuruşuyorlar. Teslim olup yaşamaktan, şehit olmak iyidir.”

Vuruşmalardan arta kalan beş altı bin askeri topladı.

“Gazi kardeşlerim! Gözünü budaktan sakınmaz aslan evlatlarım! Bu gece topa karşı tüfekle, bombaya karşı kılıç ve süngüyle çıkacağız. Benimle gelmek istemeyenler geri dursun. Ben bu gece şehit olmaya gideceğim.”

Askerler de subaylar da göz yaşlarını tutamamış, ağlamaya başlamışlardı. Ömrü savaş meydanlarında geçen ihtiyar Paşa atına binip kılıcını çekti:

“Şehit olmak istiyorum, şehit olmak isteyenler arkamdan gelsin.” Diye bir nara attı ve açılan kale kapısından ok gibi fırladı.

Askerler onu takip ettiler. “Allah Allah” sesleri Silistre kalesinin burçlarında yankılandı. Bir kişi, on Rus askeriyle dövüştü. Toplara karşı iman dolu göğüslerini siper ettiler. Öldüler, ama düşmanı Silistre’ye sokmadılar. Nur içinde yatsınlar...”

(Tarihten Sayfalar)

BURÇTAKİ  BAYRAK

Hayati OTYAKMAZ

 1453 yılı 29 Mayıs Pazartesi gecesiydi. Yarın şafakla Bizans’a hücum edilecekti. Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Mehmed kararını çoktan vermişti: “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni” diyordu.

O gece yatmamıştı.Akşam savaş kurulunu toplamış, kumandanlarla görüşmüş ve hazırlıkları gözden geçirmişti. Onlar çıktıktan sonra ise seccadeye oturmuş, sürekli duâ ediyordu:

“Ya Rabbi, yarınki savaşta bizi yendirme, düşmanlarımızı sevindirme.”

O sırada çadırın dışından ağlamaklı bir ses geldi:

“Âmiiin!..”

Kimin sesiydi? Padişah çadırına nasıl bu kadar yaklaşabilmişti? Ne cesaretle karşılık vermişti?

Seccadeden kalkıp dışarı çıktı. Karanlıklara doğru bağırdı:

“Kimsin bre!”

Yere diz çökmüş ellerini açmış biri vardı. Padişahın sesini duyunca ellerini yüzüne sürdü.

“Adıma Ulubatlı Hasan derler Padişahım. Rahmetli babanızın yanında kılıç sallamışım. Şimdi ise duâlarınıza Âmin demekten başka bir şey gelmiyor elimden.”

Cevap Padişahın çok hoşuna gitti. Gülerek: “Neden?” diye sordu. “Yarın şafakla hücuma geçeceğiz, sana da iş düşer.”

“Düşmez Padişahım. Çünkü beni geri saflara aldılar. Oysa önden gitmek ve şehit olmak isterim.”

Ellerine kapandı:

“Bunu bana çok görmeyiniz Sultanım. İzin veriniz önden gideyim.”

Padişah izin verdi. Ve ertesi gün (29 Mayıs Salı) Ulubatlı Hasan, kırk arkadaşıyla en öne geçti. Bir emirle de ateş hattına girdi:

“Koman bre. Vurun ha!” Diye diye saldırdı.

Sağ elinde kılıç, sol elinde bayrak vardı. Yıldırım gibi düşüyor düştüğü yeri yakıyordu. Üstüne gelen oklara, güllelere aldırmadan surlara doğru ilerliyordu.

Nihayet burçlara çıkmayı başardı. Onu burçlarda gören asker coştu. Taze bir güçle şahlandı. Ezdi yürüdü!..

Fakat Ulubatlı Hasan yaralanmıştı. Vücuduna bir sürü ok saplanmıştı. Buna rağmen yıkılmıyor, bayrağı burca dikmek için büyük bir gayret gösteriyordu. Bu arada engel olmaya gelen Bizans askerlerini bertaraf ediyordu.

Padişah bulunduğu yerden manzarayı görmüş, gözleri dolu dolu bağırmıştı:

“Ha gayret Ulubatlı Hasan, Allah yardımcın olsun!”

Ulubatlı Hasan’a sanki melekler yardım ediyorlardı. Aldığı yaralarla çoktan ölmüş olması gerekirdi. Hayret!.. O hâlâ ayakta duruyor, hâlâ kılıç sallıyor ve bayrağı dikmek için uğraşıyordu.

Sonunda başardı. Artık bayrağımız İstanbul surlarında nazlı nazlı dalgalanıyordu. Asker, “Allah Allah” naralarıyla hücum tazeledi. Ulubatlı Hasan da “Allah Allah” diyerek bayrak direğine tutuna tutuna yıkıldı.

Boşuna ölmemişti. Bunu kendisi de biliyordu. Kas katı dudaklarında mutlu bir tebessüm vardı. Az sonra şehidi, Padişahın önüne getirdiler. Padişah göz yaşlarını saklamaya lüzum görmeden eğilip Ulubatlı Hasan’ı alnından öptü: “Bizans’ı ben değil sen fethettin Ulubatlı Hasan’ım; gazan mübarek olsun.” Dedi.

Ve ordusunun başına geçip Bizans’ı İstanbul yapmak için şehre girdi.

(Tarihten Sayfalar)

OSMANLI TARİHİNDE İLKLER

Hayati OTYAKMAZ

*Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri, Söğüt Kasabasıdır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

*Osmanlı tarihinde ilk savaş, 1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli Savaşıdır.

*Osman Beyin ilk ele geçirdiği ilk kale, Kolca Hisar Kalesidir ( 1285 ).

*Osman Beyin ilk askerî anlaşması 1306 yılında Ulubad Tekfuru ile  yapılan anlaşmadır.

*İlk fethedilen ada, İmralı Adasıdır.

*İlk barış anlaşması, 1330  yılında Orhan Gâzi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

*“Rumeli” denilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Geliboluda Orhan Gâzinin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe Limanıdır.

*“Sikke” adı verilen ilk Osmanlı madenî parası, Orhan Gâzi adına 1327 yılında basılmıştır.

*İlk daimî ordu 1328 yılında Orhan Beyin emriyle kurulmuş olup, bu orduya “ Yaya” adı verilmiştir.

*Osmanlı tarihinde ilk şâir padişah Fatih Sultan Mehmedin babası İkinci Muraddır.

*Osmanlı padişahlarından İstanbulu ilk kuşatan Yıldırım Bayezıddir (1391).

* Osmanlı  tarihinde savaş meydanında şehit olan ilk ( ve tek ) padişah Birinci Muraddır.

 ( 1389, Birinci Kosova Savaşı ).

*İstanbula defnedilen ilk Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmeddir.

*İstanbulda doğan ve ölen ilk Osmanlı padişahı İkinci Selimdir,

*Fethin sembolü olan Ayasofyada ilk Cuma Namazı, Fetihten üç gün sonra, 1 Haziran 1453 günü Akşemseddin tarafından kıldırılmış olup; cemaat arasında Sultan Fatih ve Onun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır.

*Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbula tayin edilen ilk vâli Süleyman Beydir.

*İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup, bugünkü Kadıköy semti Ona tahsis edildiği için bu adı almıştır.

*Devşirmelerden olup da Sadrazam ( Başbakan )lık  makâmına yükselen ilk kişi, Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından atanan Mahmud Paşadır.

*Önceleri Asya ve Avrupada toprakları bulunan Osmanlı Devletine, ilk defa Afrikada toprak kazandıran padişah, Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selimdir.

*İstanbulda öldürülen ilk Osmanlı Padişahı, “ Genç Osman ” adıyla anılan İkinci Osmandır.

*“ Vâlide Sultan ” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selimin hanımı ve Üçüncü Muradın anası olan Nur Banûdur.

*Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1727 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaasıdır.

*İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında 1827 yılında satın alınmış, halk arasında “ Bağu Gemisi ” adıyla anılmıştır.

*İlk kıyâfet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe İlmiye Sınıfına ayrılmış olup; devlet memurlarının fes, setre ve  pantalon  giymeleri kararlaştırılmıştır.

*İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvîm-i Vakâyidir.

*Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Abdülmecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Lonrada imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransadan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

*Türkiyede ilk telgraf da yine Sultan Abdülmecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir.

*Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Abdülazizdir. 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür.

*Türkiyenin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Londrada düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisidir.

*Türkiyede ilk sergi ise 27 Şubat 1863 tarihinde Sultan Ahmed Meydanında Sultan Abdülazizinde katıldığı bir törenle açılan “ Sergi-i Osmanî ” (Osmanlı Sergisi) dir. Çeşitli el sanatları ile tarım ve sanayi ürünlerinin yer aldığı bu sergiye Devlet-i Âlî sınırları içinde kalan ülkelerden olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinden de katılımlar oldu.

*İstanbulda ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında yaptırıldı. Bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı tüneli olan bu tünel, 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

*İlk olarak Sultan İkinci Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i  Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne-i Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversi- te), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi.

*İstanbul-Hicaz demiryolunun yapımına Sultan İkinci Abdülhamid zamanında başlanılmış ve sekiz yılda tamamlanmıştır

*Haydarpaşa-İzmit- Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında İkinci Abdülhamid tarafından  faaliyete geçirilmiştir. Ayrıca Ankara-Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi.

*İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadolu Hisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company (Boğaz Demiryolu Şirketi) adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupadan kalkan bir tren Bağdata kadar gidebilecekti. Ancak, iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamidin tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

Kaynaklar:ÖZTUNA, Yılmaz, Büyük Türkiye Tarihi.

KOÇU, Reşat Ekrem, Osmanlı Padişahları.