Menu:




















 

ÇANAKKALE ZAFERİ VE GERÇEKLER

 Hayati OTYAKMAZ
GİRİŞ
        Tarih, bir milletin mâzisini gösteren bir ayna gibidir. Her millet geçmişini bu aynada görerek; geleceğe ona göre yön vermek ister.
       Geçmişte olan iyi durumlar hatırlanınca sevinilir, olumsuz ve kötü örnekler hatırlanınca da üzüntü duyulur.Ve geçmişten ders ve ibret alınarak, olum-suzluklar giderilmeye, aynı hatalara düşmemeye  çalışılır.
        Tarih, çok önemli ve mühimdir. Çünkü, tarih şuurunu kavrayamayan ve tarihini yeni nesillerine iyi öğretemeyen bir millet, tarih sahnesinden silinir. Tarih, bunun nice örnekleriyle doludur.
        İstiklâl Marşımızı kaleme alan ve onu en güzel bir şekilde yazan,  büyük Vatan ve İslâm Şâiri Mehmed Âkif Ersoy diyor ki:
     “ Tarihi tekkerrür diye târif ederler;
        İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”
      “Tarih tekerrürden (yani tekrardan) ibârettir. Eğer ibret alınsaydı, aynı tarih bir daha tekerrür etmezdi (yani aynı sıkıntı ve ıstıraplar bir daha yaşan-mazdı).”
        Müslüman Türk Milleti’nin de şan ve şerefle dolu bir tarihi vardır. Aziz Milletimiz, Allah katında en son ve en mükemmel Din olan İslâmiyet’in asır-larca bayraktarlığını yapmıştır. Bu uğurda nice fedakârlıklar göstermiştir.
        Müslümanlar olarak, gittikleri yerlere ilim, erdem, adalet, hürriyet, eşitlik, iyilik, hoşgörü ve güzellik götürmüşler; insanı insan yapan ulvî değerleri oralara taşımışlardır.
        Kahraman ecdâdımız her zaman ve her yerde zulüm ve haksızlığa karşı çıkmış; inanç ve fikir hürriyetine herhangi bir kısıtlama getirmemiştir. Şanlı tarihimizde bu konuda nice güzel örnekler mevcuttur. Bütün bunları  gelecek nesillerimize aktarmak ve anlatmak, millet ve devlet olarak başta gelen görev-lerimizdendir.
        İşte biz, “Çanakkale Zaferi ve Gerçekler” adını verdiğimiz bu mütevâzı makalemizle bu gâyeye hizmet etmeyi ilke edindik. Eğer bu eserimizle, bu gâye-ye bir katkı sağlayabilirsek; ne mutlu bize! Çalışma ve gayret bizden, Tevfik Allah Teâlâ’dandır.

ÇANAKKALE ZAFERİ

      Türk Milleti'nin kahramanlıklarla, şan ve şerefle dolu bir tarihi vardır, demiştik. Şanlı tarihimizi incelediğimiz zaman, Çanakkale'nin Türk tarihindeki yeri ve öneminin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Çünkü 18 Mart 1915, Türk Milleti'nin var oluş mücâdelesini kazandığı zafer günüdür.
       18 Mart 1915, artık tükendi denilen MüslümanTürk'ün gücünün dünyaya ispatlandığı ve ilân edildiği gündür.
        Bugün, tüm dünyaya "ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!.." sözünün söylendiği gündür.
        1. Dünya Savaşı 1914-1918 yılları arasında yapıldı ve 4 yıl sürdü. Osmanlı Devleti Almanlar’ın yanında savaşa katıldı. İtilaf Devletleri denilen İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar v.s. Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçmek istediler. Gâyeleri, zor durumda olan Rusya'ya yardım etmekti. En güçlü donanma ve çok sayıda gemiyle Çanakkale Boğazı'na geldiler. Fakat Türk Topçusu Mehmetçik parolasını söylemişti:

      "ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!..."
       Yiğit ve korkmaz yürekli personele sahip "Nusret" mayın gemisi, düşman gemilerini birer birer batırarak denizin dibine gönderdi.
       Çanakkale'yi geçemeyen düşman, Gelibolu Yarımadası'na asker çıkardı. İngilizler’in getirdikleri, savaşçı olarak tanınan Anzaklar da kahraman Mehmetçiğin süngüsüne dayanamadılar. Avustralya ve Yeni Zelenda'dan getirilen bu askerler; Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar savaşlarında yenilgiye uğradılar.
        Türk yurdundan, vatan topraklarından bir karış toprak dahî vermeyeceğini haykıran; bunu aziz kanlarıyla ödeyen Mehmetçikler, canlarını Allah yolunda seve seve fedâ ettiler.
        Çanakkale Zaferi, Aziz Türk Milleti'ne tam 253.000 şehit ve gâziye mâloldu. Bu şehit ve gâzilerimiz Cennet'ten bir köşe olan kabirlerinde rahat uyusunlar.

        18 Mart 1915'de kanları ve canlarıyla savundukları bu topraklar, inşâallah sonsuza kadar Müslüman Türk'ün elinde kalacaktır.
        Çanakkale Zaferi'ni bizlere kazandıran bütün şehit ve gâzilerimizi saygı, hürmet, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhları şâd, mekânları Cennet-i A’lâ olsun (Âmin).
         Ne mutlu o kahramanları seven ve onların yolunda olanlara!..

 

ÇANAKKALE'DE YAZILAN DESTAN

Hayati OTYAKMAZ


       Takvimler 1914 Ağustos’unu gösterdiği günlerde, dünya coğrafyası hızla iki kutuplu bir dünyaya doğru saflaşmaya başlamıştı. Bir yanda İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya'dan oluşan müttefikler; bir yanda da Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti'nden oluşan ittifak kuvvetleri...
                                              

SAVAŞA GÖTÜREN SEBEPLER:

       Bu saflaşmanın en önemli sebeplerinden birisi, düvel-i muazzama adıyla anılan İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya arasında yaşanan sömürge yarışı idi. İngiltere bu yarışa erken başlamış, erken kalkan yol alır misâli, genel bir valilikle yönetmekte olduğu Hindistan'dan temin ettiği hammaddeleri; Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Cebel-i Târık Boğazı yolu ile kendi sanayi şehirlerine getirip işlettikten sonra, pazarlama imkânı bulduğu coğrafyalara satma imkânına çoktan kavuşmuştu. İngiltere'nin, Osmanlı Devleti'nin önbahçesi sayılan Ortadoğu'da bu kadar rahat at oynatmasının yegâne sebebi ise, Devlet-i Âliyye'nin gittikçe güç kaybetmesi ve kendi iç meseleleriyle uğraşmak zorunda kalması idi. Her ne kadar Sultan II. Abdülhamid, İstanbul-Bağdat Demiryolu hattı ile petrol bölgelerinde bir İngiliz-Alman rekâbeti oluşturmuş ise de, İngiltere'nin; Akdeniz'den Hindistan'a uzanan deniz yoluna hâkim olması, bu rekâbetin İngiltere lehine sonuçlanması neticesini doğurmuştu.
        Osmanlı Devleti, özellikle II. Abdülhamid devriyle başlayan bir denge siyâsetinin, çıkarları açısından daha uygun olduğunu düşünüyordu. Bu siyâsetin temeli, Avrupalı devletlerin, Osmanlı Devleti üzerindeki ihtiraslarını diğer devletlere karşı koz olarak kullanma esâsına dayanıyordu. Öte yandan Avrupa'daki birçok sömürgeci devlet; İstanbul, Boğazlar, Ortadoğu'da bulunan petrol bölgeleri vb. gibi stratejik önemi hâiz yerlerin; rakip devlet kontrolünde olmaktansa, gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti yönetiminde kalmasını tercih ediyorlardı. İşte I. Dünya Savaşı'nı hazırlayan en önemli nedenlerden birisi, Osmanlı topraklarına göz dikmiş bulunan bazı Avrupalı emperyalist devletlerin paylaşım anlaşmazlığı ve bu devletlerin birbirlerine karşı olan aşırı güvensizlikleri temeline dayanıyordu.
         İngiltere'nin; 1877-1878'deki Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra, Türkler’e verdiği desteği çekmesi Osmanlı-Alman yakınlaşmasını doğurmuş, ve bu yakınlık, Alman askerî heyetlerinin Türk ordusu bünyesinde görev almaları, İstanbul-Bağdat Demiryolu çalışmaları ile sıkı bir işbirliğine dönüşmüştü. Ayrıca Türk ordusunun genç subaylarının büyük bir kısmı Alman ordusunda eğitim görmüş, bazı subaylar da kurmaylık eğitimi almışlardı. Bunların en önde gelenlerinden biri de Enver Paşa idi.
         Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biri olan Almanya, Osmanlılar’la açık bir ittifaka girmeye hazır görünüyordu. Nihâyet Avrupalı devletler arasında başgösteren güven bunalımı adım adım savaşa dönüşürken, 2 Ağustos 1914'te Almanya ile Osmanlı Devleti arasında gizli bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti; Almanya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında oluşan ittifaka yardım edecek, karşılığında da topraklarında gözü olan Rusya'ya karşı destek görecekti.
 

BOĞAZ HARBİNE DOĞRU... 

         Osmanlı Devleti'nde, savaşın ayak sesleri iyiden iyiye hissedilmeye başlamıştı. Avrupa'da savaşın başlamasından sonra, nihâyet 27 Ekim'de Yavuz ve Midilli adlarındaki iki Türk gemisi, diğerleriyle beraber gizli bir emirle Karadeniz'e açıldılar. Gemiler doğruca Rusya'nın en büyük liman kentlerinden birisi olan Odessa'ya giderek, savaş ilân etmeksizin şehri bombalamaya başladılar. Bu âni saldırıyla, aralarında bir Rus kruvazörünün de bulunduğu bir dizi gemi batırılmış, petrol depoları ateşe verilmişti. Osmanlı Donanması, bombardıman işlemini bitirdikten sonra Boğaz'daki üslerine döndüler. Ardından, 2 Kasım'da Rusya, 5 Kasım'da da İngiltere Osmanlı Devleti'ne karşı savaş ilân ettiler.
       1914 Kasım'ından sonra Fransa'da askerî harekatın kilitlendiğini düşünen İngiltere, düşmanının güçlü cephelerinde savaşarak vakit kaybetmek yerine, zayıf olan bölgelerinde yeni cepheler açmayı ve rakip kuvvetleri böylece çökertmeyi uygun buluyordu. Bu tanıma en uygun yer de şüphesiz Çanakkale Boğazı ve dolayısıyla İstanbul'du.                                                 

                   
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!..

        Bu gelişmelerin ardından, düşman donanması 19 Şubat 1915 tarihinde birleşik filo ile Çanakkale Boğazı'na saldırdı. Saldırı donanması üç tümenden müteşekkildi. Bu üç tümende toplam 62 gemi bulunuyordu. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan birleşik filonun saldırıları, özellikle Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarının tesirli top atışları sayesinde sonuçsuz kaldı, düşmanın Marmara'ya girmesi önlenmiş oldu.
         Düşman gemileri, 25 Şubat'tan 17 Mart tarihine kadar, Çanakkale Boğazı'na çeşitli çaplarda defalarca saldırı hareketine girişmişlerse de başarılı olamamışlardır. Nihayet 18 Mart günü, yeni bir hamle yaparak tekrar bombardımana başlayarak ilerleme denemesine girmişlerdi. Fakat Fransızlar'a âit Bouvet Zırlısı, Hamidiye tabyasından atılan top mermisiyle batırılmıştı. Bu batışda, Nusret Mayın Gemisi'nin döşemiş olduğu mayınlar da çok etkili olmuştu. Hemen ardından, Ocean ve İrresistible gemileri de tabyalardan atılan top ateşleri ve mayınlarla batırılınca, İngiliz ve Fransız kuvvetleri büyük bir şok yaşamış, mağlubiyetin ilk acısını tatmışlardı.
        18 Mart'ta uğradıkları ağır yenilginin ardından düşman kuvvetleri, deniz saldırıları ile İstanbul'a ulaşmalarının mümkün olmadığını anlamışlardı.

        Bu sebeple bundan sonra yapılacak saldırılar, hem karadan hem denizden yapılacak; koordineli bir hücum başlatılacak, böylece Osmanlı güçlerine ağır zâyiatlar verdirilecekti. Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tayin edilen Hamilton'un emrine verilmiş olan 75 bin kişilik bir ordu, Çanakkale civarındaki adalara yığılmaya başladı. Bu ordu; İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bazı sömürge askerlerinden oluşuyordu. Bunlara karşı 80 bin kişilik Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders'in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları; Bolayır geçidi ve civârına yerleştirilen 5. ve 7. fırkaların kumandanları Liman Von Sanders ve Remzi Bey; 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal (Atatürk) Bey; 11. Fırka Kumandanı ise Kaymakam Rifat Bey idi.                                                                                                                                                   

SEDDÜLBAHİR BÖLGESİ

        25 Nisan sabahı Seddülbahir Bölgesine bir çıkartma yapan 29. İngiliz tümeni, daha önce tespit edilen beş ayrı çıkış yerinden taarruza geçti. İngiliz plan rumuzlarına göre bu bölgeler; Hisarlık, Ertuğrulkoyu, Tepekoyu, İkizkoyu ile Sığındere kumsalları idi. Buraya çıkarılan birliklerin hedefi, Alçıtepe ile Kilitbahir'i almaktı.
        Bütün bu saldırılar, Türk kuvvetleri tarafından püskürtülmüştür. 25-26 Nisan günleri, düşman kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen taarruzlar, Seddülbahir kıyı muharebelerinde hedefe ulaşamayınca, İngiliz ve Fransız birlikleri 28 Nisan'da Kirte köyünü ele geçirmek için tekrar Saldırıya geçtilerse de başarılı olamadılar. Ardından devam eden Kerevizdere saldırılarında da muvaffak olamayan düşman kuvvetleri, çareyi Arıburnu ve Anafartalar bölgesinde bir cephe daha açmakta buldular. Geceli gündüzlü devam eden ve aylarca süren bu muhârebelerde çok kanlı çatışmalar meydana gelmiş, on binlerce Türk evlâdı şehit düşmüştür.
                    

ARIBURNU VE ANAFARTALAR BÖLGESİ

         Düşman kuvvetlerinin iki büyük hedefinden biri olan Arıburunu cephesinde ise, Anzaklar bulunuyordu. Bu kuvvetlerin hedefi, Conkbayırı ve Kocaçimen tepelerini ele geçirip Boğaz'ın en dar yerinden Eceabat tabyalarına ulaşmaktı. Bundan sonraki safhada ise düşman, Seddülbahir bölgesinden ilerleyen kuvvetlerle birleşecek, Boğazı donanmaya açacaktı.
         15 Nisan 1915 günü Anzaklar, kıyıya çıkartma yaparak Conkbayırı'nın güney yamaçları ile Düztepe, Kanlısırt ve Kocaçimen bölgelerine dayandı. Türk kuvvetleri, kıyı bölgelerinde tutunma mücâdelesi veren düşman kuvvetlerine kanlı taaarruzlarla karşılık verse de tam muvaffak olamadı. Bu arada gücünü takviye eden İngiliz kuvvetleri, 7 Ağustos günü tekrar Conkbayırı'na bir taarruz başlattı. Fakat Miralay (Albay) Mustafa Kemal Bey'in emrindeki takviye Türk kuvvetlerinin çetin direnişi ile karşılaştı. Gece gündüz süren bu taarruzlar sırasında, gerek düşman gerekse Türk güçleri arasında büyük kayıplar oldu.

        Öbek öbek Çanakkale Boğazı'na yığılan Mehmetçiklerin bir alayı gidiyor bir alayı geliyor, âdeta bir gül bahçesine girercesine şehâdete koşuyordu.. Tıpkı Millî Şâirimizb Mehmed Âkif'in dizelerinde dile getirdiği gibi, tepeler ve vâdilerden âdeta cesetler savruluyor, topraklar yer yer kıpkırmızı kan rengine boyanıyordu.
        Böylesine kanlı bir kapışmanın ardından 9 Ağustos sabahı, düşman kuvvetleri Kireçtepe'den Conkbayırı'na kadar genişleyen bir cepheden tekrar taarruza geçtiler. Fakat Kireçtepe'nin alınması hâricinde büyük bir başarı kazanamadılar. Ayrıca Anzak güçleri, 21 Ağustos günü Anafartalar bölgesinde, Kocaçimen-Conkbayırı hattından bir saldırı daha başlattılar. Bu saldırı da Mustafa Kemal'in sevk ve idare ettiği Türk kuvvetlerinin çetin direnişi sayesinde geri püskürtüldü. Nihâyet bu taarruz da başarısızlıkla sonuçlanınca, düşman kuvvetleri yavaş yavaş Çanakkale Boğazı'ndan geri çekilmenin hesaplarını yapmaya başladılar.
           İngilizler, 17-20 Aralık geceleri yapmış oldukları tahliyelerle Anafartalar ve Arıburnu'nu tamamen boşalttılar. Ardından 1 Ocak 1916'da Seddülbahir cephesinde kalan 17 bin kişilik son birliği de çekmeye başladılar. Beraberlerinde getirdikleri silah ve levâzımatı aldıktan, geride kalanları da imhâ ettikten sonra geldikleri gibi gittiler.

KAYNAKLAR:
1) Belgelerle Çanakkale Savaşları, Doç. Dr. Ahmet ALTINTAŞ, 18 Mart Üniv. 1997.
2) Çanakkale'nin Ruh Portresi, İbrahim REFİK, Adım Yay. İstanbul, Şubat 1998.
3) Düşünen İnsana Hazine, Nejat MUALLİMOĞLU, Şahsî Basım, İstanbul 1997.
4) Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, Cilt 5, Sayfa 38.
5) Büyük Kültür Ansiklopedisi, Başkent Yayınları, cilt 4, sayfa 1352, Ankara 1984.

 

Çanakkale’deki Savaş ve Mehmed Âkif Ersoy’un Gözyaşları

    İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un Birinci Cihan Savaşı’nda bir yurtdışı seyahati vardır. Hükümet tarafından önce Berlin’e sonra Hicaz’a gönderilen “Safahat Şairi” bu iki seyahat dolayısıyla edebiyatımıza iki nefis şiir kazandırmıştır. Safahat’ın beşinci kitabındaki “Berlin Hatıraları” bu iki şiirden biridir. “Binbaşı Ömer Lütfi Bey’e” ithaf edilmiştir.Âkif’in yakın dostlarından olan bu zat Çanakkale’deki savaşın devam ettiği dönemde vazife ile Berlin’dedir. “Boğaz harbi”nde “zırha bürünmüş namerd eller”in “enkaz-ı beşer”i, “kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak”ı, “müdhiş tipi” misâli “sırtlara, vadilere sağnak sağnak” başlattığı günlerde Mehmed Âkif Bey’in döktüğü gözyaşları için diyor ki:
  “-Berlin’de merhumun/Âkif’in en büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi:
 “-Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?”
“- Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümid yok! Ancak fen kaidelerinin haricinde, fevkalbeşer/insanüstü bir şey olmalı ki, dayanabilsin.”
    Ben böyle dedikçe:
“- Eyvah, son istinadgâhımız da yıkılırsa ne olur?” diyerek, çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben harp kaidelerinden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle meselelere tahammülü yoktu. O, daima kat’i bir kelime isterdi: “Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale düşmez!” Onun büyük imanı başka bir ihtimale müsait değildi. O’nun için tehlikeden bahsettikçe havsalası tutuşur, o zaman ben de harp kaidelerini bir tarafa bırakır kendisini teselli ederdim. Bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinirdi. Benim onda gördüğüm yurt sevgisi o kadar yüksekti ki, onu tasvir mümkün değildir.”
    Mehmed Âkif Bey bu sevgi, bu aşk, bu îmân ile: “Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor/ Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!.. Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker/Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.” dedi ve sonra şühedâya/şehidlere seslendi: “Ey şehid oğlu şehid, is-teme benden makber/Sana âğûşunu/kucağını açmış duruyor Peygamber.”
 

Çanakkale'de Hurafe Yoktur!

M.Ş.Eygi, Millî Gazete, 22.03.2005

      Gelibolu taraflarında yol yapılırken insan kemikleri çıkmış, bu haber Avustralya'da duyulunca kamuoyu ayağa kalkmış, "Türkler bizim Anzakların kemiklerine saygısızlık ediyor..." denilmiş.
      Türk yetkililer "Bunlar Anzak kemiği değildir..." diye garanti vermiş, Avustralya hükümeti bu bilgiyi halka ulaştırmış, yine sakinleşmemişler...
Bakınız, başka milletler kendi tarihlerine, kendi atalarına nasıl bağlılar.
O kemikler ortaya çıkınca bizde bir tepki oldu mu? "Bunlar Türk şehidlerinin kemikleridir..." diyen çıktı mı?
      Bizim yetkililere soruyoruz: "Bunlar Avustralyalı Anzakların kemikleri değilse, sakın bizim Mehmetçiklerin kemikleri olmasın?"
     Bu yıl Çanakkale savaşının yıldönümünde halkımızda vefâ ve heyecan vardı. Oralara gittiler, tarihi hatırladılar, şehidleri ve gazileri andılar. Çok hayırlı bir gelişmedir bu.
     Biz şimdi yeni bir Çanakkale savaşı içindeyiz de haberimiz yok. Bu seferki Çanakkale savaşı 1915'tekinden çok daha şiddetli, çok daha vahimdir. Genel ve amansız bir Haçlı Seferi karşısındayız. İçimizden feth ediliyoruz.
     Kurtulmak istiyorsak, 1915'teki iman, azim, irade, heyecan, fedakârlık ve aşk ile vatanımızı, devletimizi, halkımızı, tarihimizi, dinimizi, mukaddesatımızı, kimliğimizi korumak için harekete geçmeliyiz.
     Halk yığınlarındaki heyecanı gören birtakım güçler ve mihraklar, "Çanakkale hurafelerinden" bahs etmeye başladılar. Neymiş efendim bir takım turist rehberleri Çanakkale savaşları ile ilgili hurafelerden bahs ediyorlarmış. Bunlar önlenmeliymiş...
     Sakın, bu "Hurafelere" karşı savaş açanlar Müslümanlara ve Türklere "Acı Soğan" diyen Pembeler olmasın?
    Çanakkale savaşında hurafe falan yoktur. O savaş:
– İslâmî bir cihad hareketidir.
– O savaşta Allah Müslümanlara yardım etmiştir.
– O savaşta Peygamberimizin ruhâniyeti hazır olmuştur.
– O savaşta İslâm büyüklerinin, evliyaullahın ruhaniyetleri de hazır omuştur.
– O savaş Kur'ân'la, imanla, İslâm'la kazanılmıştır.
   Bize Acı Soğan diyenler işte bu ruhun uyanmasından korkuyorlar. Şimdi onlar bütün güçleriyle Çanakkale zaferini sekülerleştirmek, dinden uzaklaştırmak için çalışıyorlar.
    Türkiye'yi ayakta tutacak, kurtaracak, aziz kılacak güç iman ve İslâm gücüdür.
    Çanakkale savaşlarında Rasûlullah Efendimiz birtakım kimselere görünmüştür. Bir vak'a anlatayım:
    Bir subayımız ağır yaralanmıştır, yerde kanlar içinde yatmaktadır. Yanında birkaç er vardır. Hayatının son dakikalarını yaşayan bu mübarek zat birden "Beni ayağa kaldırınız" der. Yanındakiler kollarına girer ve onu ayağa kaldırırlar. Kanını kaybettiği için yüzü bembeyaz kesilmiştir. Anlatılması zor bir nur hâlesi ile kuşatılan bu zat:
 – Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah... dedikten sonra "Yâ Rasûlallah zahmet buyurdunuz..." der ve son nefesini verir.
    Evet o görmüştür. Rasûlullah Efendimizin ruhaniyeti ona görünmüştür. Yanındakiler görmemiştir ama o görmüştür.
    İşte inkârcıların hurafe dediği şeyler bu gibi manevî ve ruhani hadiselerdir.
Çanakkale'de yapılmış olan savaş Hilâl ile Haçın savaşıdır.
    Neticeleri itibarı ile bu savaş dünyanın en önemli savaşıdır. Rusya Çarlığı bu savaşı kazandığımız için yıkılmıştır.
    Bu neticeler henüz tamamen ortaya çıkmış değildir. Yakında Rusya Federasyonu da çökecektir. Bu çöküş de Çanakkale'nin bir neticesi olacaktır.
    Türkiye'nin Müslüman halkı Çanakkale savaşının ruhuna sahip çıkmalıdır.
    Çocuklarımıza, genç nesillere Çanakkale zaferinin bir din ve iman zaferi olduğunu öğretelim.
    Senenin her mevsiminde, bilhassa Mart ayında şehit kanlarıyla sulanmış o toprakları ziyaret edelim. Dinimizi, mukaddesatımızı, vatanımızı, devletimizi korumak için canlarını fedâ eden ecdadımız için Fatihalar, Yâsîn-i şerifler okuyalım, dualar edelim. Hiç olmazsa bir kısmımız, alınlarımızı şehitliklerin duvarlarına dayayıp ağlayalım. O şehitler canlarını dinsizlik için, inkâr için, ilhad için, isyan için, küfür için vermediler.
     Onlara sahip çıkalım ki, Peygamberimizin ruhaniyeti bizi de gölgelesin.
Hayır hayır!... Çanakkale'de hurafe yoktur; mucizeler, kerametler, menkıbeler, şehametler, olağanüstü hadiseler vardır. İnkârcılar, Tağutçular,Pembe Soğanlar, pozitivistler, nasipsizler bunları anlayamaz.
     Efendiler!.. Sizin dininiz size, bizim dinimiz bizedir. Agresif olmaktan vazgeçin, çoğunluğun dinine ve mukaddesatına saldırmaktan vazgeçin.
     Çanakkale'de Müslüman Türkler de esir almışlardı. Bu esirlere, şimdi bazı Haçlıların yaptığı gibi işkence ettiler mi, eziyet ettiler mi? Türklerin düşmanlarına karşı yaptığı âlicenaplığı tarih yaza yaza bitiremiyor.
     Biz 1915'te İngilizler ve Fransızlar kadar güçlü değildik. Lakin savaşı biz kazandık. Niçin?
  – Çünkü Allah bize yardım etti...
     Niçin yardım etti?..
  – Çünkü atalarımız İslâm'a bağlıydı, iman sahibiydi.
     Düşmanlarımız imanımızı yıkmaya çalışıyor.
     İmanımızı kaybedersek yok oluruz.
     Çanakkale savaşlarındaki imanı, heyecanı, cihadı anlatan resimli küçük broşürler çıkartılmalı, bunlar milyonlarca adet basılıp dağıtılmalıdır.
     Ta ki, halk ve gençlik okusun, kendine gelsin, imanları harekete geçsin.
     Yol yapan buldozerlerin eski kemikleri ortaya çıkarması üzerine dünyanın öbür ucundaki Avustralya'dan protesto sesleri geldi, "Atalarımız Anzakların kemiklerine saygısızlık ediliyor..." dendi.
     Ey Türkler, ey Müslümanlar! Sizler de kendi şehitlerinize sahip çıkınız. Bizim bugünkü varlığımız, bağımsızlığımız onların kanlı cesetleri üzerine kurulmuştur.
    Çanakkale savaşlarının mucize ve hârikalarına hurafe diyenler kendi uyduruk, düzmece, sahte tarihlerine baksınlar. Asıl hurafeler onların mitolojisindedir.

 

ÇANAKKALE ZAFERİ VE MÂNEVİYAT

     Türk tarihinin, hatta dünya tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden Çanakkale Zaferi’nin, maddî ve manevî güçlerin bir araya gelmesi ile kazanıldığını biliyoruz. Allah'ın yar-dımlarını ve duânın etkilerini inkâr etmek mümkün değildir
    General Hamilton Çanakkale'deki Birleşik düşman kuvvetllerinin başkomutanıdır.
    Savaşı en iyi gözlemleyen ve tamamen karşı tarafı savunan bir şahıstır. Yazdıkları çok önemlidir. General Hamilton Savaşı günü gününe, kendi açısından canlı olarak not tutarak yazmıştır. İşte bazı günlerdeki notları:
    19 Mart 1915
   (18 Mart 1915 deniz hezimetini izah ediyor) Sayfa: 33.
“Kurmayların dilinde bir sürü kelimelerle renklendirilmiş mayın harekatı ve denizcilerin sahip oldukları şans izah edildi. Maruz kaldıkları kötü talihe şaşmamak elde değil; o derece kötü bir şanssızlık eseriydi ki, aslında bin defa geçilse vuku bulmazdı.”
    23 Nisan 1915
   (Resmi yazışmalarında bile dua ve Allah’ın yardımının çok önemli olduğu vurgulanmakta-dır.) Sayfa: 90.
   “Havaların müsait geçmesi için dua ederim ve Allah bize zafer nasip edecektir, temenni e-derim.”
     31 Mayıs 1915
   (Türk mevzilerini ele geçirmek için nasıl canla başla çalıştıklarını, buna rağmen hep bozgu-na uğradıklarını, alınması gereken tüm askeri tedbirleri aldıkları halde muvaffak olamadıklarını, savaş gemilerinin Türk mevzilerine adeta ölüm yağdırdığını, buna rağmen iki gemilerinin Türk askerlerinin gözü önünde batırıldığını, ne yaptılarsa muvaffak olamadıklarını düşünerek şu satırları yazmış) Sayfa : 160.
    “Bu derece hırpaladığımız Türkleri koruyan Cenabı Allahlarından ayırmak için başka ne yapılabilir?”
     25 Haziran 1915
    (Türk Askerinde bulunan manevi gücü ve cesareti izaha çalışırken, onların para ve menfaatle satın alınamayacağını anlatıyor.) Sayfa: 190.
    “Dünyada Osmanlı Türkünden başka bir din uğruna canını fedaya münakaşasız hazır bir millet ve asker yoktur.”
    (Sık sık kiliseye gidip duâ ve âyinlere katılmakta, önemli konularda ve kararlar öncesine diz çöküp Allah’ın yardımını talep etmektedir...) Sayfa 201, 214 ve birçok sayfa...
     21 Ağustos 1915
    (İkinci Anafartalar savaşındaki Türk ordusunu gizleyen ani ve sebepsiz bastıran sisi ve bulutu şöyle izah ediyor.) Sayfa 248.
   “Bu sefer İsmailoğlu tepeyi elimizden hiçbir güç kurtaramazdı. Ama sabahın erken saatlerinde durumda umulmadık bir değişme başladı, gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez bir hale getirmişti. Top tüfek sesleri birer birer dindi ve cephe sustu. Doğa Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.”
     22 Ağustos 1915
    (21 Ağustostaki hezimetleri üzerine şunları söylüyor.) Sayfa: 249.
   “70 numaralı tepe ile İsmailoğlu tepede düşman, kuvvetlerimizi geri çekilmeye mecbur bırakmıştı. Türk birlikleri ön hatlarda iyice tutunmuşlar, bu sebeple, 7, 8, 9, ve 10. tümenler-den çok, topçu ateşimizden yardım beklemekteydik. Çalılık arazi içinde devam eden karşılıklı düello, korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden Allah dün Türk-ler’den yana idi.”
    
    2 Eylül 1915
   (Bâtıl itikatları olmadığını her vesile ile açıklayan general artık kabus dolu rüyalar görmekte ve bu rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmaktadır.) Sayfa: 249 ve 254.
   “Dün gece çok acâyip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde,    Helles burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç bir rüya görmemiştim.”
    Anlaşılamayan husus ise, bu kadar açıkça Allah'ın Türklerden yana olduğunun, kitaplarda vurgulanmış olmasına rağmen; her vesile ile kiliseye giderek duâ ve âyine katılmış olduğunu, her önemli harekât öncesi diz çökerek Allah’a yalvardığını kendisi yazan bir düşman başkomutanının varlığına rağmen, hâlâ Allah'ın yardımlarına “Hurâfe” diye bakılmasıdır. Bu husus gerçekten bizleri üzmektedir.

(Gelibolu Günlüğü, General Ian Hamilton, Hürriyet Yayınları, 1972- Toplam: 300 sahife;  Ayrıca bkz. Alan Moorehead, Çanakkale Geçilmez, Milliyet Yayınları 1972.)

 

BEDELİ ÇANAKKALE’DE!..

        Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer, 'zâbit namzeti' olarak Çanakkale'de idi. (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüzelli bin zâyiattan sonra Boğaz'ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915'in son haftasıyla 1916'nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.
Muzaffer, Çanakkale'ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz-Bozcaada'da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan'ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı bağuşmalara kıyasla bu bombardımanlar 'hiç' mesâbesindeydi. Çanakkale'deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevkedileceklerdi. Hazırlanma ve noksanları ikmâl emri aldılar.
Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul'dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübâyaalar için açık artırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne âdetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Herşey itimatla yürütülürdü. Muzaffer, açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargâha, gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine i'tâsı için de Erkân-ı Harbiye Riyâseti'ne hitâben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllar İstanbul'da otomobil ve kamyon, nâdir rastlanan vâsıtalardı. Bunlaların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı.
Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahûdi'de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fâhişti ama, yapacak başka birşey yoktu anlaşmaya vardı. Lâzım gelen parayı almak üzere Erkân-ı Harbiye'ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciiine havâle ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (yarbay)'ın huzurundaydı. Kaymakam, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırolda duran ihtiyat zâbit namzetine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan
'Ne alınacak?' dedi.
'Oto ve kamyon lastiği' cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer'e dik dik baktı:
'Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!' dedi.
Muzaffer selâmı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezâreti'nin (bugünkü hukuk fakültesi binâsının) bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere alayın ihtiyacı vardı. Eldeki (Almanlar'ın verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lâzımdı. Kendisi, bulur alır diye vazifelendirilmişti.
Malzemeyi bulmuştu, fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı.
Muzaffer bunları düşüne düşüne Bâyezid Meydanı'na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu! Doğru tüccar Yahûdi'ye gitti:
'Paranın tediye muâmelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale'ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin...'
Tüccar
'Peki' dedi.
Muzaffer tam ayrılırken ilâve etti:
'Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler.'
Yahûdi yine
'Peki' dedi.
Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Komutanlığı'ndan araba ve neferle ezan vakti Yahûdi'nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Taccar, malları hazırlatmıştı. Havagazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüzlük kâime (yüz liralık kâğıt para) verdi. araba dörtnal Sirkeci'ye yollandı. Malzeme şat'a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra Yahûdi, elindeki yüzlük kâimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Bozmadılar.. Zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer evrâk-ı nakdiyenin basımında kullanılan kâğıdın aynısını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemiyecek nefâsette taklit para yapmıştı. Tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerinde yazılar arasında bir de şöyle ibâre bulunurdu:
'Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır.' Muzaffer yaptığı taklit parada bu ibâreyi şöyle yazmıştır. “ Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır
Onun burada altın dediği, Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi...
Yâhudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinmez. Ancak hâdise bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsâli olmayan ve olmayacak olan bu hâdise Şehzâde Abdülhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yâhudi tüccarı buldurdu.
Yüzlük taklid evrâk-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.
Şehid Mehmet Muzaffer'in taklidini yaptığı paranın asıl 50 liralık kâğıt paradır. Bu kâğıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rûmi 6 Ağustos 1332 (M.18.8.1916) tarihli kanunla tedâvüle çıkarılmıştır. Bu tertip kâğıt paraların en büyük kıymeti 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir kupür basılmamıştır. Her halde Şehid Muzaffer'in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane ellilik imal edecek olsa anlaşılabileceğini düşünüp tek bir yüzlük yapmıştır. Bu kâğıt paralar yeni tedâvüle çıktığından, getirip veren de subay ve askerleri olduğundan, tüccar, bu çeşit yüzlük kâime mevcut olup olmadığını araştırmak lüzûmunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer'in 'sabah ezanı vakti' üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkân bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimâlini de ortadan kaldırmak için olmalıdır.
Çeşitli imkânlara sahip teksir ve fotokopi makinelenin henüz îcad edilmediği yıllarda, bugün son sistem âletlerle çalışan kalpazanlara taş çıkartacak şekilde elle bu derece başarlı bir taklidi yapabilmek, üstelik de bunu bir tek gecenin sınırlı saatleri için sığdırmak, fevkalâde büyük bir sahtekârlık başarısı değil, bir san'at şaheseri olarak değerlendirilmelidir.
Hz. Allah, bütün şehidlerimizden de, vatan için her şeyi göze alabilen bu san'atkârın, bu mübârek şehidin rûhundan da, o ganî rahmetini eksik etmesin (âmin).

 

KAHRAMAN BİR ANADOLU KADINI
AYŞE ANA VE ÇOCUKLARI 

Hayati OTYAKMAZ


       İşgâl yıllarında, Aydın yakınlarında karanlık bir sonbahar gecesi. Demirci Mehmet Efe, merak ve heyecan içindeydi. Düşman birliklerinin vâdiden geçeceklerini öğrenmiş, kendi kuvvetlerinin hemen tamamını vâdinin iki yanına yerleştirmişti. İşte, şimdi vakit gece yarısını geçtiği hâlde, ne tepelere yerleştirdiği zeybeklerinden dönen olmuş, ne de onlardan bir haber getiren...
        Demirci Efe, büyük bir merak içindeydi. Derken bir kadın sesi gecenin karanlığını yırttı:
       -Bırakın geçeyim!.. Demirci Mehmet Efe’yi göreceğim.
        Çadırının önüne çıkan Demirci Mehmet Efe, karşısında orta yaşlı bir kadınla üç çocuk gördü. Çocukların en büyüğü ondört, en küçüğü ise on yaşlarında ancak vardı...
        Kadın, Demirci’ye baktı... Sonra da:
       -Demirci Mehmet Efe sen misin?
      -Benim!..
      -Buraların komutanı olan Demirci?..
      -Hee bacım...
       Bunun üzerine kadın, küskün ve öfkeli olarak sordu:
      -Ne demeye zeybeklerini saldın vâdiye?..
       Bu soru karşısında Demirci, izahat vermek gereğini duydu:
     -Ana, dedi. Düşman kuvvetlerinin vâdiden geçeceğini haber aldık. Zeybekleri bu yüzden..
       Kadın, Efe’nin sözünü kesti:
     -Yanlış haber almışsın Efe, yanlış!..
       Düşman bizim köyün ardından dolaştı. Sanırım gün ışımadan burayı basacak...
     -Ne diyorsun sen, ana?..
       Dediğimi diyorum oğul!.. Dün akşam zeybeklerin vâdiye aktıklarını gören bizim köyün çocukları da peşlerinden akıp gittiler. Ben de düşündüm ki, düşmanda biraz akıl varsa vâdiden geçmez... Köyün ardından dolaşır, ormanın içinden doğruca buraya varır. Bunun üzerine  oğullarımı yanıma alıp bir tepeye tırmandım. Bekledim. İşte dediğim gibi oldu. Düşmanın ilk askerlerini görünce de atlarımıza atlayıp buraya koştuk. Demirci Efe, senin askerlerin vâdide boşuna beklerler...
       Demirci Efe, hayretler içinde kalmıştı. Bu yiğit Türk kadınına da hayran kalmıştı:
      -Sana inanıyorum ana, dedi. Yalnız bunu önceden nasıl hissetin?
      -Eee oğul, ben şehit kızı, şehit karısı, şehit anasıyım. Onların hepsinin yüreği şu göğsümde çarpar... Burada adamın az. Vâdiye gönderdiklerin tez elden buraya yetişmezlerse düşman hepinizi telef eder...
     -Haklısın ana. Şimdi sen çocuklarını al, şu gerideki çadırlarda biraz istirahat et. Sen göre-vini yaptın. Düşmanın geleceği varsa, göreceği de var demektir!...
     -Olmadı Efe, olmadı oğlum... Sen zeybeklerini alıp, ileride onları karşıla. Düşmanın planlarını alt üst et. Onlar sizi görmeden doğru buraya gelsinler. Ben çocuklarımla onları karşılar ve son kurşunumuza kadar oyalarım. O zaman sen askerlerinle arkadan çevirir, gebertiverirsin kefereleri...
     -Sen bunun ne demek olduğunu biliyor musun ana?
      -Çok iyi biliyorum. Ben bu güne kadar yaşadımsa, bugün ölmek için yaşadım. Sen Demir- ci Efe’sin. Bütün çevrenin gözü sende. Herkes sabahleyin senden zafer müjdesi bekler. Biz ölsek şehitiz, kalsak gâzi... Sana biraz vakit kazandırmak için, bir kadınla üç çocuk çok mu?...
        Demirci Efe’nin taş gibi yüreği kuş tüyü gibi yumuşamış, gözlerine yaş hücûm etmişti:
      -Ana, ana!.. Hiç kimse çocuklarını böylesine fedâ edemez!..
      -Sen ne dersin Demirci Efe?.. Ben çocuklarımı fedâ etmiyorum ki... Onlara vatan ve namus uğruna şehitlik veya gâzilik yolunu açıyorum. Ne mutlu onlara... Seni canımızdan daha aziz bilmekteyiz. Sen bir ümitsin. Ya biz?..
     -Anam benim... Müslüman Türk anası... Ver o mübârek ellerinden öpeyim...
      Ayşe Ana sıkıldı, ellerini geri çekerken:
      -Estağfirullah oğlum, dedi. Siz bu vatanı düşmandan kurtarın, ben sizin ellerinizden öpeyim!..
       Demirci Efe, anne ile oğullarını en sağlam siperlere kendi eliyle yerleştirdi. Yanlarına bol cephâne bıraktı. Birkaç zeybek vâdiye haber salmak için at koştururken, Demirci, planını uygulamak için askerleriyle geri çekildi. Yol boyunca Efe:
     "Allah vere de vâdideki zeybekler tez yetişe. Tez yetişe de bu kahraman ana ve ço- cuklarına bir zarar gelmeye", diye duâ etti.
       O gece vâdinin çevresi ateş çemberine döndü... Düşman askerlerinden tek kişi bile canını kurtaramadan telef oldu. Fakat birkaç zeybek, bir kadın ve küçük bir çocuk da şehit oldular. Şehit kadın Ayşe Ana, şehit çocuk ise en küçük yavrusuydu. Fakat onların yürekleri huzur doluydu. Çünkü aziz canlarını Allah Yolunda, vatan uğrunda fedâ etmişlerdi.     
       Düşman mağlup olarak hak ettiği cezâyı bulmuştu. Ayşe Ana ve oğlu ise, diğer şehitler gibi en yüce pâyelerden biri olan "şehitlik" ile kutlanmışlardı...
       Bütün şehitlerimiz gibi onlar da nûr içinde yatsınlar, mekânları cennet olsun (Âmin).