Menu:





















ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!..
           İngiliz Bahriye Nâzırı Churchille, İngiliz donanmasını Çanakkale'ye gönderdiği andan itibâren yaptığı bütün konuşmalarda aynı hayâli seslendiriyordu:      "Çanakkale mutlaka geçilmelidir, geçilecektir. Osmanlı Devleti mutlaka bertaraf  edilmelidir, edilecektir."
           Aynı günlerde Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, subay-larını cephe gerisinde toplamış, şöyle konuşuyordu:
         "Silah arkadaşlarım! Biz, düşmanın toplarına ve zırhlılarına karşı imânımızla çıkacağız. Bombalara ve mermilere göğsümüzü siper edeceğiz. Ve bütün dünyaya “Çanakkale Geçilmez” sözünü bir darb-ı mesel gibi söylete-ceğiz.."
          Açıkçası bu savaş,"Çanakkale'yi mutlaka geçeceğiz!.." diyenlerle, "Ça-nakkale geçilmez!.." diyenlerin savaşıydı?  "Çanakkale geçilmez!.." diyenler kazandı.
          Dedelerimiz Çanakkale'de, her gün 23 bin top mermisi altında dünya cehennemini yaşarken, Avrupa bayram yeri gibiydi. Başkentler süslenmiş, tarihî kiliseler temizlenerek zafer âyinine hazırlanmıştı. Batı, dereyi görmeden paçaları sıvamıştı. Hava akınları, çıkarmalar, kara harekâtları, derken, günler geçti?
          Milâdî takvimler 18 Mart 1915 gününe aktı. Mehmed Âkif'in, çok haklı ola-rak, "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ!.." dediği kuvvetler ka-radan, havadan ve denizden saldırıya geçtiler?..
          Çanakkale sırtları denizden, havadan ve karadan atılan bombalarla bir anda ateş çemberine döndü.
          O gün başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, bütün bir Avrupa zafer müjdesi bekliyordu. Ne var ki felâket haberine çarpıldılar. Felâket haberi geldiğinde Churchille (Çörçil), Avam Kamarası'nda konuşuyordu. Eline tutuşturulan notu havaya kaldırdı ve:
                          
" Bu not Çanakkale cephesinden geliyor, umarım kesin zaferimizin müjdesidir" dedi. Fakat göz atar atmaz, rengi sarardı. Elini başına vurarak: "Eyvah mahvolduk!.." diye inledi.
           18 Mart 1915'te, bir kısmı çocuk yaşta, üçyüz bin civarında şehidin irâdesi, dünyanın en büyük, en teknik donanmasını Çanakkale sularına gömdü.
           Bu zafer çok önemlidir: Çünkü, İstiklâl Savaşı'mızı Çanakkale Zaferi'mizin moral desteği üzerine inşâ ettik.

 
DÖNMEZ ÇAVUŞ

Çanakkale Savaşları'nın bütün ateşi ve yakıcılığı ile sürüp gittiği 1914 yılının Mart başlangıcı...
Her yıl bu günlerde zümrütleşerek baharı karşılayan Çanakkale sırtları; her milletin kol, bacak, gövde parçaları ile dolup taşıyor şimdi... Yurdumuzu kendi aralarında paylaşmakla yarışan düşmanlarımızın çelik ağızlı tüm silahları ölüm küsüyor her saniye. Çanakkale Boğazı'nın serin suları kana çalıyor yer yer...
Mehmetçiklerimiz yediden yetmişe Boğaz'ı savunuyor... Kendi sayı azlığı, düşmanın hesapsız imkânlarına bakmadan... Her gün yeni bir kahramanlık destanları yazarak.
Gâzi Fatma Çavuş...
Çanakkale'de unutulmaz destanlardan birini daha yazanlardan... Alaşehirli... Babası ve ağabeyi ile birlikte gönüllü gelmiş Çanakkale'ye. 19'uncu tümen yiğitlerinden...
Kısa zamanda o kadar çok cesaret, atılganlık örnekleri verdi ki, "Dönmez Çavuş" olarak anılmaya başlandı. Birkaç defa yaralandı. Ve o "Gazi Fatma Çavuş"tur artık...
Mehmetçiğin her başarısında onun payı var. Çünkü, gizli postacılık yaparak düşman hakkında komuta merkezlerine bilgi ulaştıran o...
En büyük işkenceyi de bu görevi sırasında çekti. Yakalanmıştı her nasılsa... O akşam, baharı unutturan Mart ayazlarından biri çökmüştü barut kokulu yamaçlara. Birliklerimiz hakkında bilgi vermek için zorlandıkça zorlanıyordu. Fakat direniyordu Fatma Çavuş ki, ne direnme!.. Ölmek var, konuşmak yok!..
Parmaklarını ezdiler. Yine de tek kelime sızmadı ağzından. "Dönmez Çavuş" dememişler boşuna...
Bir şey öğrenemeyeceklerini anlayınca kendi haline bıraktılar onu. Parmakları ezik fakat, yüreği sapasağlam, vatan sevgisiyle dop dolu...
Tanınmamak için kılık değiştirerek yollara düştü. Günler sonra birliğine döndüğünde tanınmayacak kadar zayıflamış, erimişti.
-Fatma Çavuş gelmiş be, Fatma Çavuş!..
-Gâzi bacımız sapasağlam...
Birkaç günlük dinlenmeden sonra, duramaz oldu yerinde. Ver elini Afyon cephesi...

 

GÖNDERİLMEYEN MEKTUP

           Bilirsiniz şehidler kanlı elbiseleriyle defnedilir. Kanlı elbiseleri, onların beraat kararları gibidir. Allah'ın huzuruna onunla çıkarlar.
           Ve bir şehid.. Defnedilmeden önce üstü arandığında mübârek kanına bulanmış bir mektup çıktı cebinden. Karısına hitâben yazmış, ancak gönderecek zamanı olmamıştı.
          Şehidin adı Zâhid, rütbesi üsteğmen. O zamanki deyişle "Mülâzim-i Sânî Zâhid Efendi."
           Mektubun bugünkü dille özeti şöyle:"Aziziye (Pınarbaşı) İlçesi'nin Kılıç Mehmet Bey Köyü'nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanıma...
        "İşte bugün seferberlik ilân edildi. Ben hem kendim, hem mesleğim itibâriyle tam bir asker, hem şerefli bir askerim. Asker olmam nedeniyle, sevgili vatanımı savunmaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bulmamak var. Her şey insan içindir. "
        “Böyle olmakla beraber, şu vasiyetnâmeyi yazmak hemen ölmek demek değildir.”
       "Yüce Allah ve mukadderât birbirimizi önceden tanımadığımız ve bilmediğimiz hâlde, uzak memleketlerden bizi bir birimize nasip etti. Allah'ın emrine ve Peygamber'in kavline uygun olarak nikâhımız kıyıldı. Yaşadığımız sürece geçimimizi sağlamaya çalıştım. Fakat, bizi toparlayıp bir araya getiren devletimiz harp ilân etti. Ben de vatanım ve milletim uğruna harbe iştirâk ediyorum. Eğer şehid olursam, Büyük Allah'ım ruhlarımızı birbirine kavuşturur.
       "Vatan uğruna şehid olursam bana ne mutlu. Böyle bir hâl olduğunda mevcut olan eşyam ve taşınabilir mallarımdan mihr-i müeccelinizi almanız için sizi vekil tâyin ediyorum. Eğer bunlar yetmezse hakkınızı helâl edeceğinize ve beni borçlu yatırmayacağınıza eminim.”
       "Birbirimize verdiğimiz sözlerden dönmemenizi ister ve umarım. Rûhuma bir Mevlid-i Şerif okutmak vicdanınıza kalmıştır. Kendim için başka bir şey istemiyorum. Şehidlik bana yeter.
       "Mektubumu aldığınız zaman, yüksek sesle ağlamanıza râzı değilim."

        (Asker- Yönetici- İnsan, T.C. Genel Kurmay Başkanlığı K.K.K. Ankara/ 1995, sh.56.)
       
       (Bu mektubun içinden, aziz şehidin biricik yavrusu Nâdide'ye âit kırmızı kurdele ile bağlı bir demet sarı saç bulunmuştur)
         Çanakkale Zaferi'ni kazananların iç dünyası böylesine temiz, yürekleri Kıble’ye dönüktü.
         Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümünde bütün şehidlerimizi rahmet ve minnetle anarken, bizi yok etme gâyesinde ittifak edip üzerimize gelenleri de unutmamamız gerekiyor. Çünkü, atalarımız: “ Su uyur, düşman uyumaz.” Demişlerdir.

 

BENİ TOP BAŞINA GÖTÜRÜN

     Çanakkale savunmasının önemli noktalarından birini teşkil eden Hamidiye Tabyaları 1. Tabur Kumandanı Selim Sırrı anlatıyor:
      Bouvet Fransız zırhlısına mermi isâbet ettiren top çavuşu Cideli Mahmud Çavuş’un ayaklarından ikisi de kopmuştu. Sargı mahallinde, mağrur düşmanların en büyük zırhlılarından biri olan Bouvet’in batmakta olduğunu haber alınca:
  - “Beni top başına götürün.” Diye haykırmış ve top başına sedye ile çıkarılarak zırhlının Çanakkale’nin serin sularında batışını seyretmiş;
    “Benim gözlerim göreceğini gördü..” dedikten sonra vazifesini hakkıyla yapmanın verdiği gönül huzuru ile bu dünyaya gözlerini kapamıştı. Mevlâ rahmet eyleye!
  
     (Nihat Özbilen, Yedi Düvele Karşı Koyan Mehmetçik, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Mart-1977.)

SİLAHIYLA GÖMÜLENLER

      Abdullah Dağıstanî, âlim, velî ve büyük bir İslâm mücâhididir. Ümmet-i Muhammedi savunmak ve korumak için gönüllü asker olarak Balkan Savaşı’na katıldı. Bunu tâkiben Çanakkale Cephesi’nde ve Bağdat Cephesi’nde cihâdına devam etti.
      Çanakkale Savaşı’nda başından sonuna dek çarpışan Abdullah Dağıstanî, savaş hâtıralarından birini şöyle dile getiriyor:
    “İngiliz, Fransız, İtalya donanmaları gelip Çanakkale’yi bombardıman ettiğinde ve karaya asker çıkardıklarında, İslâm askerleri düşmana hücum edip, tâ denizin içerisinde dahî düşmanı süngüleyip tüketiyordu. Yalnız donanma uzaktan ateş edip; denizin içinde, elinde silah tuttuğu hâlde şarapnel ile şehid olan kimseler olurdu. Onların elinden silahı almaya çalışırdım. Kesinlikle o silahı ellerinden almaya imkân yoktu. Öylece defnediyordum. Âlemlerin Rabbı’nın huzuruna öyle çıkmak istiyorlar ve silahını bırakmıyorlardı. Çok kimseyi böyle defnettim. Ellerinden silahı almak mümkün olmadı. Vatanın kıymetini bilen adam, silahını işte böyle tutar.”

       (Dr. Muzaffer Karayazı, Silahıyla Gömülenler)

 

İKİ AMANSIZ DÜŞMAN 

         Çanakkale 48. Alay, 2. Tabur, 2. Bölük erlerinden Mersinli Emin anlatıyor:
          “1914 Ağustos'unda Adana'nın her yerine büyücek kağıtlar asıldı. Kağıtta büyük harflerle: “Seferberlik var. Asker olanlar silah altına.” Diye yazıyordu.
            Halk öbek öbek toplanmıştı. Halkın içinden biri: “Ben cepheden geleli daha onbeş gün oldu. Beş de çocuğum var” dedi.
            Biz Mersinli dört arkadaş Çanakkale'deki 48. Alay'a verilmiştik. Çantaları toplayıp, vagonlara doluştuk. Bizim Mehmetçikler de avaz avaz ayrılık türküleri söylüyorlardı. Çantalarımızda bayat ekmekle birlikte; iplik, çarık iğnesi, kösele, örs, çekiç ve kerpeten vardı. Niye biliyor musunuz?..
            Çünkü Mehmetçiğin, babasından - dedesinden öğrendiği iki amansız düşmanı vardı: “Açlık ve ayakkabısızlık...”
           
           (Can Dündar, Gölgedekiler, İmge Yayınları, sh.112, İstanbul-1995)

 

 

BİR İBRET VESİKASI

A N Z A K  Ö M E R

 Hayati OTYAKMAZ

          Mâzide yaşanan öyle olaylar vardır ki, bizim için nice ibretlerle doludur. Bu olaylar bizi derinden etkileyebilir. Hatta bir duygu seline kapılarak, göz yaşlarımıza engel olamayıp ağlarız, ağlarız!..
          Sevgili  okuyucular!.. Beni çok etkileyen ve okurken sizin de  son derece etkileneceğinize inandığım bir olayı anlatmak istiyorum. İşte olayın  yaşanış seyri:
          1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi¢nden mezun olan Dr. Ömer Musluoğlu, ihtisas için Amerikaya gider. New Yorktaki Medical Center ( tıp merkezi )da görev alır. Görevi ise kan alıp kan vermek, elektrokardiyografi gibi işler!... Hastalara orada çok değer verilmektedir. Bundan dolayı yeni doktorlar,  hemen hasta tedâvisinde görev alamıyorlar..
          Neyse, aradan günler geçer.. Bir gün Dr. Ömer Bey, 75 yaşlarında bir hastaya gider. Adam kanser hastasıdır ve kan alması gerekiyordur Dr. Ömer Beyin!.. Yaşlı adam kolunu açar. Fakat o da ne!.. Adamın kolunun pazusunda Türk Bayrağı dövmesi vardır..
          Şaşırır Dr. Ömer ve sorar: “ Siz Türk müsünüz?”.. Hayır, der yaşlı hasta!.. Merakı geçmemiştir Dr. Ömer Beyin  ve sorar: “ Peki kolunuzdaki Türk Bayrağı neyin nesidir?..” Aldırma, der adam. Öyle bir şey işte!..
          Dr. Ömer ısrar eder: “ Fakat bu benim için çok önemli, bu bayrak benim bayrağım. Benim  Milletimin Bayrağı!..” Der.       
Adam bunun üzerine kısık duran gözlerini biraz daha açarak, doğrulur ve sorar: Peki, siz Türk müsünüz?.. Dr. Ömer: “ Evet” diye cevap verir. Ve ihtiyar adam başlar anlatmaya..
Yıl 1915.. Çanakkale diye bir yer var Türkiyede !. İngilizler, bütün Hıristiyan ülkelerden orada Osmanlılara karşı savaşmak üzere asker topluyorlardı.. Ve şöyle diyorlardı: “ Barbar Türkler bütün Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bu savaş çok önemlidir. Birlik olup, üzerlerine gideceğiz.!..”
 Biz de inandık bu sözlere.. Ben Avustralya Anzaklarındanım!. Neyse, bizi toplayıp gemilere bindirdiler ve Mısıra götürdüler!. Orada birkaç ay  askerî tâlim gördükten sonra, doğru Çanakkaleye geçtik.. Savaş çok şiddetliydi.. Öyle ki, denize düşen bombalar suları metrelerce yukarı fışkırtıyordu.. Yüzlerce insan bir anda ve hayatlarının baharlarında can veriyordu.. Biz karaya çıktık, fakat Türkler tarafından püskürtüldük.. Ve o  anda bir dipçik  darbesiyle kendimden geçmişim!.. Ayıldığımda, yaralarımın  sarıldığını ve Türk askerlerinin zaten  çok az olan kendi  yiyeceklerinden bana da ikram ettiklerini gördüm.. Gerçekten şok oldum.. Beni öldürebilirler, fakat öldürmüyorlar!.. Üstelik bana yiyeceklerini ve sularını veriyorlar.. Bana ve diğer esirlere de insanca muâmele yapıyorlar. Kendi kendime:        
“Yazıklar olsun bana!..” dedim. “ Bu asil insanlarla ben niye savaşıyorum, bu İngilizler ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış!..” Diyerek, çok pişman oldum!...
Neticede savaş bitti... Bizi serbest bıraktılar. Ben de memleketime döndüm.   Fakat, kafam kurcalanıp duruyordu... Ben, bu iyiliksever insanlar için ne yapabilirdim?.. Sonunda Türk Milletini ömür boyu unutmamak için koluma işte bu dövmeyi yaptırdım!.. Fakat kadere bak ki; Çanakkalede yaralarımı sarıp beni ölümden kurtaran Türkler idi, şimdi de Amerikada beni iyileştirmek için gayret sarfeden insan da bir Türk!..
Peşinden nemli gözlerle sordu: Doktor! Senin adın ne?.. Ömer, dedim. Peki, niye Ömer ismini vermişler sana?. Babam, Müslümanların adâletiyle meşhur olan ikinci Halifesi Hz. Ömerden ilhamla bu ismi bana vermiş!. Doğruldu ve: Senin adın Müslüman adı mı, diye sordu.. Evet, dedim yaşlı hastaya!.. Gözleri dolu dolu olmuştu.. Anlatmaya şöyle devam etti:
       “ Benim adım şimdiye kadar “ Josef Miller” idi. Bundan sonra adım “ Anzak Ömer” olsun!..” Dedi. Ben de: “ Tamam öyle olsun,” dedim.
         Kısa bir an sustuktan sonra:“Peki doktor, dedi. Beni Müslüman eder misin?”
Meğer bunu hep düşünürmüş de, bilmediğinden dolayı  kimseye bir şey soramazmış!.. “ Tabii dedim; Müslüman olmak çok kolay!..” Kendisine imân ve İslâmın şartlarını anlattım. Hem Kelime-i Şahâdet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Siz Müslümanlar tespih çeker, Allah Teâlâyı zikredersiniz. Bana da bir tespih getirsene, getir de ben de hasta yatağımda Allahımı anıp, Ona duâ edeyim!...
          Hemen bir tespih bulup getirdim. Rahatlamıştı, bundan böyle yanına sık sık gelmemi ve İslâmiyeti kendisine anlatmamı istedi.. Ve ekledi; doktor anlat bana, anlattıkça kalbim ferahlıyor!.  
          Ben de o günden sonra daha sık gittim yanına.. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu... Ve bir gün hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:
       “ Dr. Ömer Bey, lütfen 217 nolu odaya gidiniz!..”
          Hemen yukarı çıktım ve Ömer Amcanın odasına vardığım da gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
          Sağ elinde tespih, sol pazusundaki Türk Bayrağı ve göğsünde imânıyla beraber Anzak Ömer son anlarını yaşıyordu...
          Hemen yanıbaşına oturdum ve kendisine Kelime-i Şehâdeti söylettirdim..
          Ve Kelime-i Şehâdet getire getire rûhunu teslim etti.
          Neticede, Ömer Amca da bir Çanakkale gâzisiydi. Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sâyesinde de kendisine imân nasip olmuştu. . Ve baş ucunda ağladım, ağladım!..
         Allah rahmet eylesin (Âmin).

(Çanakkale Hâtıraları)

SAĞ KOLUMU KAYBETTİM

Hayati OTYAKMAZ


Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmed   Çavuş’tu.   
      Bu Kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları birkaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmed Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı, vazife şuuruyla yattığı hastahâneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
    “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden (üzen) ve kıtama katılıp düşmanla çarpışmama manî olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır...
      Hastahâneden kurtularak hâlen harbe iştirâk edemediğim için beni mâzur görüp, affediniz muhterem kumandanım.”