Menu:




















  

 (HÂTIRALAR)

                 ÇOCUKLUĞUM                                                             

                        Hayati OTYAKMAZ

         Herkes gibi, benim de çocukluk hayatım nice hâtıralarla doludur. Yozgatın Sarıkaya İlçesine bağlı üç köy vardır ki, o köylerin benim hayatımda unutulmaz yeri vardır.

 Bu köylerin üçü de, akarsu kenarına kurulmuştu..

 YOLLARA DÜŞERDİM HER  BAHAR

 İlkbahar ayları gelince bambaşka bir güzelliğe bürünürdü tabiat... Her taraf yemyeşil bir örtüyle süslenirdi. Ağaçlar çiçek açar, dallarında kuşlar cıvıldaşırdı. Kuşların nağmeleri rûhumuzu dinlendirirdi. Hele kış mevsiminde, yağan karların erimesiyle coşan çayların akışını bir görmeliydiniz!.. Ne muhteşem bir uğultu ve hızla akardı sular.

Ya kırlar... Kır çiçekleriyle donanırdı her yer. Kır çiçeklerinin çok çeşidini bir arada görebilirdiniz. Önce kardelenler, sarı çiğdemler, öksüz oğlanlar; sonra da renk renk papatyalar, gelincikler, düğün çiçekleri ve Anadolu¢ya has diğer çiçekler.

Bahar gelir de çocuklar hiç sevinmezler mi?.. Elbette sevinirler. Her mevsim onlar için güzeldir. Fakat bahar sanki çocuklar için gelirdi. Tepelerde, kırlarda ve yollarda sevinç ve neşe içerisinde koşar, oynardık. Kuru ağaç dallarından  ucu sivri kazıklar yapardık. Kırlardan ve tepelerden bu kazıklarla  çiğdem çiçekleri sökerdik. Topladığımız çiğdem çiçeklerini kuru bir iğde dalının dikenlerine bağlardık. O kuru iğde dalı sanki sarı renkli bir çiçek ağacına benzerdi. Bu şekilde arkadaşlarla köye dönerdik. Köyümüzün sokaklarında çeşitli mâniler ve türküler söylerdik. Bilhassa iki tarafı iğde ağaçlarıyla sıralanmış olan toprak yollarda koşmak hoşumuza giderdi. Hele iğde çiçeklerinin açtığı zamanlarda burcu burcu kokan o güzelim havayı, siz de teneffüs etseydiniz; sanırım ciğerleriniz bayram ederdi.

 BİR BAŞKAYDI YAZ  MEVSİMİ

Çocukluğumun geçtiği yıllarda henüz televizyon hayatımıza girmemişti. Ayrıca elektrikle de daha tanışmamıştık. Bu sebepten olsa gerek, akşam olunca evlerimize erken dönerdik. Genellikle erken yatar, erken kalkardık. Gündüzleri çelik-çomak, kör ebe, dalya, misket, seksek, birdir bir, uzun eşek oyunları oynar, topaç ve çember çevirir, ip atlardık. Geceleri ise “Ay gördüm Allah” ve “saklambaç” oyunları oynanırdı.

Yaz mevsiminin gelmesiyle, sular da ısınırdı. Evimizin hemen yanından geçen akarsu da eğlence hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olurdu. Akarsu kenarında kumlarla oynar, kumdan evler yapar, köprüler kurardık. Akan suya kapılan kelebekleri, arıları, karıncaları ve diğer böcekleri kurtarmaya çalışırdık. Yusufçukların ve diğer su böceklerinin su üzerindeki hareketlerini hayranlıkla seyrederdik. Her vesileyle de sulara girer, bol bol yüzerdik. Ayrıca, akarsu üzerinde tutulan bentte lezzetli çay balıkları yakalardık.

Yaz mevsiminde, bahçe ve bağlarımız çeşitli meyve ve sebzelerle dolardı. Elma, erik, armut, kayısı, vişne gibi meyveler; domates, biber, patlıcan, marul, maydanoz, salatalık, fasulye gibi sebzeler, vazgeçilmez gıdalarımızdı. Bu gıdalar tabiî olarak yetiştirilir ve çok lezzetli olurdu.

Yaz mevsiminde köy çocuklarının çeşitli görevleri de olurdu. En önemli görev de; sığırları, koyun ve keçileri  meralarda ve sulak arazilerde otlatmaktı. Annelerimizin kaput bezinden yapılmış çantalara koyduğu azıkları, büyük bir iştahla yerdik. Ayrıca yeşillikler üzerinde güreş tutar, yatar yuvarlanırdık. Kendimizi sanki Battal Gâzi veya Koca Yusuf zannederdik. Yanık sesli arkadaşlarımızın söylediği halk türküleri,  Anadolu ağıtları, bozlaklar kulağımdan hiç gitmez. Ah ne  güzel günlerdi o günler..

Yazın boş vakitlerimizde, köy câmiinde dinî dersler alırdık. Zaman zaman sesi güzel olan çocuklara minâreye çıkarılarak Ezan okutulurdu. O zamanlar hoparlör her minarede bulunmazdı. Minareye çıktığımız  vakit köyümüzü kuşbakışı olarak görebilirdik. Bu görüntülerin seyrine doyum olmazdı.

SONBAHAR GELİNCE

Sonbahar mevsimi gelince, bir başka güzel manzarayla karşılaşırdık. Ağaçların yaprakları sararır ve dökülmeye başlardı. Herkesi bir Kış¢a hazırlık telaşı alırdı. Bu arada bağlar bozulur; patatesler, soğanlar, havuçlar, turplar, yer elmaları sökülür ve kilere konulurdu. Ayrıca bağlardan toplanan üzümler kaynatılarak pekmez yapılırdı. Yine turşular kurulur, reçeller ve marmelatlar hazırlanırdı. Hoşaf yapılmak için kurutulan elmalar, erikler, ayvalar ve kayısılar da özenle saklanırdı. Hazırlanan unlar, bulgurlar, mercimekler, fasulyeler ve  nohutlar da kilere yerleştirilirdi.

OKUL COŞKUSU

Okullar açılınca bizi başka bir heyecan sarardı. O zamanlar siyah önlük giyer, beyaz yaka takardık. Okulumuz geniş bir alan içerisinde bulunuyordu. Etrafı taş bir duvarla çevrili idi. Çeşitli ağaçlar okulumuzun avlusunu süslüyordu. Geniş bir toplanma sahamız vardı. İstiklâl Marşımızı hep bir ağızdan ve büyük bir coşkuyla söylerdik. Ayrıca çeşitli okul şarkıları ve marşları söyleyerek yürüyüş yapardık:

“Daha dün annemizin kollarında yaşarken

 Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken

  Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk

  Sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz.”

                 *      *      *

 “Dağ başını duman almış

   Gümüş dere durmaz akar

   Güneş ufuktan şimdi doğar

   Yürüyelim arkadaşlar.”

Mısraları hâlâ kulaklarımda çınlar.

Birinci sınıfta öğrenci iken babamla birlikte Sarıkayaya gitmiştik. Babama üç adet kitap   aldırmıştım. “İki İnatçı Keçi, Küçük Çoban ve Çocuk Şiirleri” adlı bu üç kitabı, Dodge markalı, üstü açık kamyonetle köye dönerken hemencecik okuyuvermiştim. Hattâ okuduğum hikâyeleri, birlikte yolculuk yaptığımız amcaların isteği üzerine, onlara anlatmıştım. Onlar da: “Bu çocuk ileride okuyup adam olur” diye babama takılmışlardı.

Cevdet Erdoğan,  Atila Güler, Mustafa Kızıl, Nuri (Baysal) Bölük, Ali Kemal Adil ve Ali Esmer isimli İlkokul öğretmenlerimi her zaman rahmet,  minnet ve iyilikle anarım. Allah Teâlâ onlardan râzı olsun.

UNUTULMAZ  KIŞLAR

Çocukluğumda, Kış mevsimini de çok severdik. Evimizde fırınlı soba yanardı. Kömür yerine, meşe odunu ve tezek yakılırdı. Ahşap olan evimiz iyi ısınırdı. Annem,  sobamızın fırınında tereyağlı nefis çörekler, börekler yapardı. Kestaneler ve pelitler patlatılır, hedik ve kavurga  gibi eğlencelikler yenilirdi. Ayrıca, yanan fırınlı sobanın üzerinde yemeklerimiz pişer, gelen konuklara her an çay  ikram edilmek üzere, soba üzerinde su kaynatılırdı.

Bizim yöremizde komşuluk hayatı çok canlıydı. İnsanî ilişkilere de çok büyük önem verilirdi. Büyüklere saygı duyulur, küçükler sevilirdi. Evimizde pişen yemeklerden mutlaka komşularımıza da ikram edilirdi. Komşularımızın sevinç ve kederleri paylaşılırdı. Çünkü elem ve kederler paylaşıldıkça azalır; neşe ve sevinçler paylaşıldıkça çoğalırdı. Karşılıklı yardımlaşma, yani “İmece” hayatımızın bir parçasıydı. Müslüman Türk halkımızın inancı ve töresi gereği olsa gerek, insanımız misafiri çok severdi. Rahmetli annem, misafirperverliği ile ünlüydü. Evimize gelen hiçbir misafiri hattâ bir dilenciyi bile yemek ikrâm etmeden bırakmazdı. Kendisi ev ve el işlerinde de çok becerikliydi. Nûr içinde yatsın, makâmı Cennet olsun.

 Köyümüzde, “Köy Odası”adı verilen birçok misafirhâne bulunurdu. Köyümüze gelen  yabancı konuklar, bu misafirhânelerde diledikleri kadar kalırdı. Rahat etmeleri hususunda itina gösterilirdi. Ayrılacakları zaman da duâlarla uğurlanırlardı.

Uzun Kış gecelerinde,  komşulara ev ziyaretleri yapılırdı. Bu ziyaretlere genellikle evin büyükleri giderdi. Bizler evimizde kalır, gaz  lâmbası ışığında derslerimize çalışırdık. O zamanlar ilkokullar iki öğündü. Sabahleyin okulumuza gider, öğle yemeği için evlerimize dağılır, öğleden sonra yine okula gelir ve akşam üzeri de tekrar evlerimize dönerdik. Sınıfımızı ısıtmak için de, her gün bir öğrenci yakacak getirirdi.

Kış mevsiminde,  evimizin yakınından geçen ve yöresel tabirimizle  “kanak” adı verilen akarsu, yer yer soğuktan donardı. Bu donmuş dere yatağında arkadaşlarımızla kızak kayardık. Bazı günler suyun öte yakasına geçerek ağaçlık arazide dolaşır ve oynardık. Fakat  bu tenha yerlerde  bulunmaktan çok korkardık. Çünkü kurtların buralarda dolaştıklarını duyardık. Hattâ bir gün, kurtların buraya yuva yapıp yavruladıklarını duymuştuk. Arkadaşlarımızla, kurt yavrularını görmeye karar vermiştik. Nihâyet oraya varınca,  üç tane sevimli kurt yavrusu ile karşılaştık. Onları okşayıp sevdik.  Lâkin içimize bir korku düşmüştü. Ya bunların anne-babaları  karşı tepelerden gelirse ne yapardık!.. Bu korkuyla oradan hızla uzaklaşıp, koşarak köyün yolunu tuttuk.

KÖY ODALARINDA

Köy halkı, Kış geceleri köy odalarında toplanıp, sohbet ederlerdi. Köyün imamı, öğretmeni ve muhtarı da bu toplantılara katılırdı. Halka kahramanlık hikâyeleri, Battal Gâzi ve Köroğlu destanları, Hazreti Ali cenkleri, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı hâtıraları anlatılır; Ahmediye, Muhammediye, Envâru¢l- Âşıkîn, Mızraklı İlmihal  gibi kitaplar okunurdu. Arabaşı denilen ve Yozgat yöresine özgü olan bir tür Kış yemeği de sıcak ve  nefis bir çorbayla yutulurdu. Bu esnâda sesi güzel olan birisine de çeşitli Anadolu bozlakları, ağıtları,  kahramanlık türküleri  ve Yozgat sürmelisi söyletilirdi. Şimdi meşhur bir Türk Halk Müziği  Sanatçısı olan Selahattin Bölük  de,  o  zamanlar amatör olarak türküler söylerdi.

       DÜĞÜNLER               

Bizim yörelerde düğünler genellikle Güzün, yani Sonbahar aylarında  yapılırdı. Çünkü, Yaz mevsimi hasat işlerinin yoğunluğu sebebiyle düğün yapmaya pek uygun olmazdı. Kışlık yiyecek ve erzaklar hazırlandıktan sonra, yapılacak işler iyice azalırdı. İşte  o zaman düğünlere hazırlık yapmak için bolca zaman olurdu. Düğün yapmak kolay bir iş değildi. Çok  zahmet ve hizmet isteyen bir işti düğünler.. Önce  dünürcülük yoluyla evlenecek çiftler tespit edilirdi. Eğer bir anlaşmaya varılmışsa, gelin ve damat arasında bir müddet nişanlılık dönemi yaşanırdı. Düğün günü belirlendikten sonra,  düğün hazırlığı yapılırdı. Bu arada çeyizler hazırlanırdı. Düğün, Cuma günü Cuma Namazı¢ndan sonra  düğün evine Bayrak dikme töreniyle başlardı. Köy İmamı tarafından Bayrak duâsı yapılırdı. Düğünler bir hafta sürer ve Perşembe günü sona ererdi. Köy  halkına ve gelen  misafirlere, düğün sahibi tarafından düğün süresince çeşitli ikramlarda bulunulurdu.  Bu arada davul- zurna eşliğinde halaylar çekilirdi. Güreş müsâbakaları  ve cirit oyunları düzenlenirdi.  Ayrıca halkı eğlendiren çeşitli şakalar ve oyunlar yapılırdı. Eğlencelerde kadın-erkek birbirine karışmazdı. Kesinlikle alkollü içeceklere de  yer verilmezdi. Gelinin damat evine getirildiği gün; çorba, mantı, köfte, dolma, pilav üstü et, ayran,  salata, börek, baklava ve daha birçok yiyecek ve içecekten oluşan nefis ziyâfet sofraları kurulurdu. Gelin ve damadın mutluluğu  için duâlar  yapılırdı. Böylece düğün töreni sona ererdi.

        RAHMETLİ NİNEM

Çocukluğumun unutulmaz simâlarından biri de rahmetli ninem idi. Yaşı seksene yaklaşan bu çilekeş kadının hayatı acılarla geçmişti. Rahmetli Dedem¢in Çanakkale Harbi¢ne gönüllü olarak katılıp, aldığı dokuz mermi yarasıyla şehit  olduğunu anlatırken,  iki gözü iki çeşme olurdu. Ne yokluklar, ne kıtlıklar  görmüşler, ne çileler çekmişlerdi.. Bütün bunları anlatır ve için için ağlardı. Sevgili babacığım ve kardeşleri de yetim olarak büyümüşlerdi.

 Rahmetli ninem torunlarını çok severdi. Bize masallar ve hikâyeler anlatırdı. Anlattığı bazı hikâyeler çok uzun ve ilginç olurdu. Ayrıca çok anlamlı ve güzel şiirler, mâniler ve deyişler söylerdi. Bütün bunları acaba nasıl ve nereden öğrendi, diye hayret ederdim. Kendisine bir bardak su versem, bana nice  güzel duâ ederdi. Ben orta okulda okurken vefât eden ninemi hep rahmetle anarım.

RAMAZAN GECELERİ

Çocukluğumun geçtiği yıllarda, Ramazan Ayına çok büyük hürmet ve saygı duyulurdu. Ramazan Ayı gelmeden önce hazırlık yapılırdı. Evler ve çevresi  temizlenirdi. Hoşaflık üzümler, kayısılar, elmalar, erikler; marmelatlar, ballar, reçeller, turşular, kavurmalar, Yazın kurutulmuş sebzeler ve çeşitli yiyecekler hazırlanırdı. Rahmet, mağfiret ve bereket ayı olan Ramazan¢ın gelmesi  herkesi mutlu ederdi. Zenginler,  fakir ve yoksullara  çeşitli yardımlarda bulunurlardı. Tertiplenen İftar yemeklerine, ayırım yapılmaksızın toplumun her kesimi dâvet edilirdi. Hep birlikte Teravih namazları kılınırdı. Teravih namazlarında çocuklar güler ve çeşitli yaramazlıklar yaparlardı. Fakat büyükler çocuklara kızmazlardı. Gece Sahur¢a kalkmak,  henüz küçük yaşlarda olmamıza rağmen  kardeşlerimle beni çok mutlu ederdi. Sahur¢da “Bişi” denilen yöresel ekmek ve tereyağlı katmeri üzüm hoşafıyla yemek öyle lezzetli olurdu ki, burada tarif etmem mümkün değil.  Böylece Oruç tutma alışkanlığını küçük yaşta kazanmıştık. O yıllarda Ramazan¢ın Kış mevsimine rastlaması da bizim için ayrı bir şanstı.

KÖYDE BAYRAM

 Köyde Dinî bayramlarımız da çok güzel kutlanırdı. Ramazan ve Kurban bayramlarının gelmesini dört gözle bekler, iple çekerdik. Bayram için günlerce önceden hazırlıklar yapılırdı. Evler titizlikle temizlenir, boya- badana yapılırdı. Bayram arefesinde, İkindi Namazı kılındıktan sonra  köyün mezarlığı ziyaret edilir; geçmişlerimizin ruhları için Kuran-ı Kerim okunur ve duâ edilirdi. Bayram sabahlarında çok erken kalkardık. Abdestimizi aceleyle alırdık. Babamızın yeni aldığı ve bayram arefesi yatağımızın yanında sakladığımız elbise ve ayakkabılarımızı büyük bir sevinçle giyerdik. Çünkü o zamanlar yeni giyecekler genellikle bayram vesilesiyle alınırdı. Daha sonra Bayram Namazı için câmiye giderdik. Bayram Namazı¢ndan sonra herkes câmi avlusunda bayramlaşırdı. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpülürdü. Bu arada çocuklara da bolca  bayram harçlığı verilirdi.  Bayram sabahı,  köy odalarında hep birlikte Bayram yemeği yenilirdi. Sonra köy halkı önce âile fertleriyle bayramlaşır, daha sonra da birbirleriyle bayramlaşmak üzere ziyaretlere başlardı. Bu arada dargın ve küs olanlar da barıştırılırdı. Çocuklar için  çeşitli eğlenceler düzenlenirdi. Arkadaşlarımızla, hangimiz daha çok Bayram şekeri toplayacağız, diye yarışırdık.. Kısaca Bayram günleri, çocukların unutamayacağı   güzelliklerle dolu dolu geçerdi.

 Ayrıca Kurban Bayramı¢ndan günlerce evvel kurbanlık hayvanlar seçilir ve itinayla beslenirdi. Kurbanlıklar,  Bayram günü süslenirdi. Hatta kurbanlık koçlara kına yakılırdı. Kurbanlık hayvanlara aslâ eziyet yapılmazdı. Kurban kesme işi, ehil olan kimseler tarafından yapılırdı. Kurban, ortak kesilecek nitelikte olup ve eğer ortak kesilmişse, tartılarak pay edilirdi. Göz kararıyla pay edilmezdi. Kesilen kurbanların etleri üç kısma ayrılırdı. Bir kısmı yoksullara dağıtılırdı. Bir kısmı eve misafir olarak gelenlere ikrâm edilir, diğer bir kısmı da ev halkına  bırakılırdı. Böylece toplum, paylaşmanın en güzel örneklerinden birini yaşamış olurdu. Sevinç ve neşe günleri olan bayramlar, birlik ve beraberliğimizi pekiştirirdi.

       HÂTIRALARIMDAKİ KÖYLER

Daha nice hâtıralarla dolu olan çocukluğumun geçtiği yılları ve yerleri unutmam mümkün değildir. Burada çocukluğumun bir bölümünün geçtiği ve hayatımda unutulmaz izler bırakan üç köyü belirtmek istiyorum:

Ben de, asırlar boyu Müslüman Türk beldesi olan, anne-babamın ve dedelerimin köyü olan Emirbey de doğmuşum. Babamın beş yıl imam-hatiplik görevinde bulunduğu ve ilkokulunda üç yıl okuduğum Hasbek nahiyesi ve babamın daha önce görev yaptığı Terzili köyü.

Şimdi sizlere çocukluğumla ilgili bu hâtıraları şiir diliyle özetlemek istiyorum:

       ÇOCUKLUĞUM

Anadoluda bir köyde

Geçti benim çocukluğum

Hatırlayıp âh eylerim

Ne güzeldi çocukluğum

            Coşkun çayın kenarında

            Şirin bir evimiz vardı

            Oyunlara başlayınca

            Sanki dünya bana dardı

         Ben söylerdim türküler

         Dağlar, vâdiler dinlerdi

         Bağ-bahçeleri süsleyen

         Lâle, sümbül ve güllerdi

                    Bazen çemberler çevirir

                    Bazen saklambaç oynardık

                    Tozlu-topraklı yollarda

                    Hep gönlümüzce koşardık

        Uzardı kış  geceleri

        Dolardı köy odaları

        Çocuklara söylenirdi

        Dede Korkut masalları

                   Nerede o çocukluğum

                   Ahşap evim, pınar suyum

                   Hiçbir zaman unutamam

                   Bir rüyaydı çocukluğum

 

    Sevgili Hemşehrilerim Yukarıda Çocukluğum hatıralarını yazan Değerli ilkokul arkadaşım Hayati OTYAKMAZ Kimdir, sizlere tanıtmak istiyorum.

HAYATİ OTYAKMAZ:

    Yozgat İli Sarıkaya İlçesi Hasbek Nahiyesinde 5 yıl İmam-Hatiplik yapan Mustafa Hafız OTYAKMAZ'ın oğlu olan Hayati OTYAKMAZ 15.09.1961 yılında Yozgat İli Sarıkaya İlçesi Hasbek Nahiyesi Emirbey Köyünde doğdu.İlkokulun ilk üç sınıfını Hasbek nahiyesinde diğer sınıfları ve ortaokulu Sarıkaya ilçesinde,İmam Hatip Lisesini 1979 yılında Yozgat'ta okudu.Kısa bir süre Ayaş İlçesinin Sinanlı Kasabasında İmam Hatiplik görevinde bulundu.

    1984 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.1985 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatında memur olarak göreve başladı.Bir süre Devlet Memurları Yabancı diller Eğitim Merkezine devam etti.Askerlik nedeniyle ayrıldı ve 1987 yılında yedek subay olarak Tunceli/Hozat Jandarma Komando Taburunda vatani görevini tamamladı.Askerlik dönüşünde Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Dairesi Başkanlığındaki memuriyet görevine döndü.Yaklaşık dört yıl Diyanet Çocuk Dergisinin yayına hazırlanmasında görev yaptı.01.07.1991-01.07.1997 yılları arasında Almanya/Frankfurt Başkonsolosluğuna bağlı olarak Din görevlisi olarak çalıştı.Halen Diyanet Çocuk Dergisinin editörlüğünü yapmaktadır.

        Hayati OTYAKMAZ'ın çeşitli konularda cep kitapları yayınlanmıştır.Bunlardan bazılarının isimleri;Ölüm ve Hayatın Manası,Tesettür ve Haya,Cihadın Manası ve Fazileti,Hz.Resulullah (s.a.s.) Kimdir?.

      Hayati OTYAKMAZ'ın Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında da bir çok kitabı yayınlanmıştır.Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz;Kefensiz Gömülenler,Allah'ı Arayan Çocuk,Yunus'un Çiçekleri (Karma),Varaka'nın Müjdesi (Karma), Ak Sakallı Kahraman (Çizgi Roman-Karma), Tıraş Edilen Sakal (Çizgi Roman-Karma), İpek Tüccarları (Çizgi Roman-Karma).

        En son olarak Tutibay Yayınevi tarafından "Gökyüzü Olan Çocuklar" İsimli bir çocuk şiirleri kitabı yayınlanmıştır.

       Ayrıca OTYAKMAZ'ın çeşitli antoloji, dergi ve yayın organlarında makale, yazı ve şiirleri yayınlanmıştır.Halen de yayınlanmaktadır.Bunlardan bir kısmının isimlerini zikredecek olursak; Diyanet Aylık Dergisi,Diyanet Çocuk Dergisi, Diyanet Avrupa Dergisi, Diyanet İlmi Dergi, Hakses,Kıvılcım, Gençlik,Yeni Kervan,Kümbet,Vakit Gazetesi,Yozgat İleri Gazetesi,Van İki Bin,Selam,Balkanların Sesi,Karınca Kardeş,Çınar,Şeker Çocuk,Somuncu Baba v.s...

    Türkiye Yazarlar Birliği ve Çocuk Edebiyatçıları Birliği üyesi olan OTYAKMAZ evli Betül Kübra,Abdullah Taha ve Mehmet Fatih isminde dört çocuğu vardır.

    Sevgili Hemşirimize hayatta sağlık,mutluluk,esenlikler ve  başarılar dilerim.

    Allah zihin açıklığı versin kalemine kuvvet.............

hasbekliomer

FİLİSTİNLİ ÇOCUK


      Ümmet’in mazlum çocuklarına ithaf!..

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Yoksul, aç,
Bir dilim ekmeğe,
Bir yudum suya muhtaç.

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Açsa güzel çiçekler,
Görmez gözüm.
Bana silah uzanır,
Gül ve çiçek yerine..
Burda gül değil,
Gülleler vardır.

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Unuttum oynamayı
Unuttum oyuncakları
Bir tek oyun var bildiğim;
Sapanla savaşmak..
Silahtan başka
Oyuncak da görmedim zaten.

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Doğduğumda kendimi
Savaşın içinde buldum.
Gözümden yaş değil,
Kan gelir...
Ben dövüşürüm,
Zulmün tankına karşı.
Oyun nedir tatmadım ben,
Benim oyunum savaşmak.
Hem, oyunda vurulursan;
“Ebe” olunur.
Ben oynarken,
Şehit olurum.

*Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Ne zaman duyulacak feryâdım?
Ne zaman duyulacak âhım!
Ne zaman!..

Ne zamanı yok artık,
Düşünecek vakit de!..
Sen okula başladığında,
Ben savaşta olacağım.
Kitap defter göremeden,
Kuş nedir, çiçek nedir,
Ninni nedir, sevgi nedir
Bilemeden!..

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Bana ağlama,
Gül!.. diyorlar...
Oysa bilmezler,
Kalbimdeki yarayı..
Bana gül derken.
Gülmek nasıl bir şey?
Unuttum inan!..
Yaşlı gözlerimi
Dikmişim yarınlara,
Gülmeyi bekliyorum her an.

* Ben Fİlİstİnlİ Çocuk;
Söyleyin, söyleyin!
Nedir benim günâhım?..
Ne zaman duyulacak feryâdım?
Ne zaman duyulacak âhım!
Ne zaman!..


Vatanında garip, esir,
Gülmeyi unutmuş..
Gözlerinden boncuk boncuk
Yaş değil kan gelen
Çocuklar da olduğunu
Bilmenizi isterim.

Ey yeryüzü çocukları!..
İnsanlık ölmesin diyenler!..

Kardeşsek eğer;
Gelin de!..
Beraber gülelim,
Beraber oynayalım,
Beraber yaşayalım.

Hayatİ Otyakmaz

Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği-
Türkiye Çocuk Edebiyatçıları
Ve sanatçıları Birliği Yönetim

AĞLAYAN ÇOCUKLAR

Ben sevgi çiçeği,
İnsanların.
Ben barış çiçeği,
Savaşların.
Ben umut çiçeği,
Yarınların.

Ben bahar çiçeği,

Kırların.
Ben sevda çiçeği,
Sevenlerin.
Ben hayat çiçeği,
Yaşayanların.
Söyleyin, söyleyin!
Nedir benim
Günâhım?..
Ne zaman duyulacak
Feryâdım?
Ne zaman duyulacak
Âhım!
Ne zaman!..
Bana ağlama,

Gül diyorlar.

Oysa bilmezler
Kalbimdeki yarayı,
Bana gül derken.
Gülmek nasıl bir şey?
Unuttum inan!..
Yaşlı gözlerimi
Dikmişim yarınlara,
Gülmeyi bekliyorum
Her an.

Hayati OTYAKMAZ

  ŞEHİTLER ASLÂ ÖLMEZ!..

  Şehitlik ulvî mertebe
  Nasip olmaz herkese
  Onlar girer Cennet’e
  Şehitler aslâ ölmez

  Fermanı var Allah’ın
“Onları ölü sanmayın”
  Müjdesidir Kur’an’ın
  Şehitler aslâ ölmez

  Allah’a inandılar
  Cihadı anladılar
  Hakk’a can adadılar
  Şehitler aslâ ölmez

  Allah’a söz verdiler
  Kutsal sırra erdiler
  Onlar serden geçtiler
  Şehitler aslâ ölmez

  Kimi Uhud Bedir’de
  Kimi Çanakkale’de
  Kimi de  Malazgirt’te
  Şehitler aslâ ölmez!..
  Hayati OTYAKMAZ

 

MİSAFİRHÂNE

Düşün bir kez âkil isen
Nerde ninen nerde deden
Aldanma bu dünyaya sen
Dünya misafirhânedir

Bâkî sanıp aldanma sen
Dünya için ağlama sen
Hani Havvâ ile Âdem
Dünya misafirhânedir

Nice Nebiler gittiler
Bu fânîyi terkettiler
Dünyadan hicret ettiler
Dünya misafirhânedir

Allah’ın emrini tutan
Cihana ibretle bakan
Sanma bu yer asıl vatan
Dünya misafirhânedir

Özün Hakk’a doğru olsun
Gönlün yalnız Hakk’la dolsun
Son durağın Cennet olsun
Dünya misafirhânedir.

Hayati OTYAKMAZ

GİDERİZ BİR GÜN

Dünyanın sonuna var mıdır eren

Giden yolculardan var mıdır gelen
Hayatta kazancın beş arşın kefen
Her şeyi bırakıp gideriz bir gün

Dünyanın varlığı hep bizim olsa
Altınla parayla kasamız dolsa
Dünyanın hekimi derman arasa
Ölüme çâre yok gideriz bir gün

Başımızda ağlasa ana – babamız
Saçını - başını yolsa bacımız
Feryâd-ü figânla dinmez acımız
Bu fâni dünyadan gideriz bir gün

Yakasız gömleğe sararlar bizi
Ölünce mezara koyarlar bizi
Dostlarımız boşuna ararlar bizi
Elvedâ diyemeden gideriz bir gün

Hayati OTYAKMAZ

  ÂRİF NİHAT ASYA (07.02.1904 – 05. 01. 1975) 

Hayati OTYAKMAZ
ARAŞTIRMACI-YAZAR
     Bayrağımız için çok  güzel bir şiir yazarak, “Bayrak Şairi” unvanını alan Mehmet Ârif Nihat Asya, Çatalca’da doğdu. 1927’de İstanbul Dâru’l-Muallimîn (Yüksek Öğretmen Okulu) Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde ve Kıbrıs’ta edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yaptı. 1950- 1954 yılları arasında Adana Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 1962’de Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmenliğinden emekliye ayrıldı. Ayrıca bazı günlük gazete ve dergilerde çok sayıda yazı ve makale yazdı.
     Ârif Nihat Asya, gönlü Allah, Peygamber, vatan, bayrak, millet ve tabiat güzellikleri için çarpan bir şairdi. Çok sayıda şiir yayımladı. Allah’a yakarışlarını “Duâ”, sevgili Peygamber (s.a.s.) Efendimize olan sevgisini “Naat”,  ay-yıldızlı bayrağımıza duyduğu sevgi ve saygısını “Bayrak”  şiirleriyle dile getirdi. Anne ve çocuklar için  şiirler kaleme aldığı gibi, gençler için de şiirler yazdı. “Fetih Marşı”nda; gençlerimizin Fatih Sultan Mehmet gibi idealist olmaları gerektiğine dikkat çekti.
      Ârif Nihat Asya, tarihine,vatanına ve milletine hayran bir inanç eriydi. O, aynı zamanda Türk-İslâm dünyasının sıkıntı ve acılarını içinde hisseden duyarlı bir şair ve yazardı.
      Ârif Nihat Asya’nın edebiyat dünyasınca en tanınmış eserleri şunlardır:
      Âyetler (şiir), Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (şiir), Kökler ve Dallar (şiir), Duâlar ve Âminler (şiir), Kovada Kalan (şiir), Nisan (şiir), Kıbrıs Rubaileri (şiir),  Aynalarda Kalan (şiir),  Avrupa’dan Rubailer (şiir),  Kubbe-i Hadrâ (Mevlânâ Üzerine), Kanatlar ve Gagalar (özdeyişler), Nesirler (deneme-düşünce).

ÂRİF NİHAT ASYA’NIN ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

ÇOCUK VE AĞAÇ

Çocuk, çok sevdi ağacı...   
Verirdi ona, her kış
Çiçekleri olaydı!

Ağaç, çok sevdi çocuğu...
Öperdi altın saçlarından
Dudakları olaydı!

Ve ona öptürmek için,
Eğilirdi yerlere kadar;
Yanakları olaydı!

Dökerdi önüne hepsini
Gümüşten, altından, sedeften
Oyuncakları olaydı!

Ve çocuk gittikten sonra,
Böyle kalır mıydı ağaç?
Ne olurdu onun da
Bacakları olaydı,
Ayakları olaydı!

ANNE

İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum!

Acı nedir, tatlı nedir? bilmezdin:
Dilin, damağın ben oldum!
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum;
Kolun, kanadın ben oldum..
Dilin, dudağın ben oldum!

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini,
Saklarım gözlerden
Gülücüklerini:
Tülün, duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse, adımı
Söylemesinler bana:
“Onun annesi” diyorlar...
Bu yeter, sevgilim, bu yeter bana!

Bir dediğini iki
Etmeyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim, sana
O kadar ısındım ki..
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim.
Gün oldu kırdın...
İncinmedim:

İlk oyuncağın
Ben oldum, yavrum,
Son oyuncağın
Ben oldum!

Lâyık değildim;
Lâyık gördüler:
Annen oldum yavrum
Annen oldum!

FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;     
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek..  
Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!         
Yürü: Hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?     
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!          

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden...
Senin de destanını okuyalım ezberden          
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...       
Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın.  
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!            

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini!   
Göster: Kabaran sular-nasıl yıkar bendini!      
Küçük görme, hor görme-delikanlım-kendini!
Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;               
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
Şu mihrap Sinânüddin, şu minare Sinan’dır; 
Haydi artık, uyuyan destanını uyandır!
Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın...
Kızım, sen de Fatih’ler doğuracak yaştasın!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan!
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan...
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın!
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bırak: bozuk saatler yalan, yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...
Yürü,- hâlâ ne diye, kendinle savaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!


DUÂ


Biz, kısık sesleriz, minareleri,
Sen, ezansız bırakma, Allah’ım!

Ya çağır surda bal yapanların;
Ya kovansız bırakma, Allah’ım!

Mahyasızdır minâreler... göğü de
Kehkeşansız bırakma Allah’ım

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allah’ım!

Bize güç ver... cihâd meydanını
Pehlivansız bırakma, Allah’ım

Kahraman bekleyen yığınlarını
Kahramansız bırakma, Allah’ım!

Bilelim hasma, karşı koymasını:
Bizi cansız bırakma, Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allah’ım!

Yarının yollarında yılları da
Ramazansız bırakma Allah’ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma, Allah’ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allah’ım!

BAYRAK

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim
Senin altında doğdum,
Senim altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim her şeyim;
Yeryüzünde yer beğen;
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim..

EY ŞEHİT !...

               Şehit Mehmetçiklere İthaf !...

İşte bir cenk meydanı,
Barut kokusu, mermi sesleri.
Bölük bölük Mehmetçikler;
Vatan uğruna,
Bayrak uğruna,
Namus uğruna,
Allah yoluna
Ölmek için gelmişler !...

İşte bir Mehmetçik
Al Bayrağı kucaklamış
Yavaşça yığıldı yere
Şehâdet kondu ser’e...

O ne?
O alnındaki çizgi ne?
Ya dudağındaki duâ,
Dilindeki Tekbir…
“Allahu Ekber.”

İnanıyordu ki o;
Allah Bir.
Biliyordu ki;
“Şehitler ölmez,
Vatan bölünmez.
Ezan susmaz,
Bayrak inmez !...”

Memnundu hâlinden,
Hem de müsterih.
Başını büktü sağa;
Elvedâ vatan,
Elvedâ anam,
Elvedâ babam,
Sağ olsun vatan.
“Elvedâ !...” dedi.

Ve…
Kelime-i Şahâdet;
“Lâ ilâhe illallah
Muhammed’ün Rasûlullah”
Diye ekledi.

Ey şehit, ey şehit !...
Şehâdetine olduk şâhit.

Ne mutlu sana !...
Rûhun, meleklerle beraber,
Sonsuzluk diyârında
Rabb’imin Cennet’inde:
“Allah yolunda öldürülenlere
Sakın ölüler demeyin.
Bilâkis onlar diridirler
Lâkin, siz bilemezsiniz.”
                (Bakara Sûresi, âyet; 154.)
Kutlu Fermânıyla
Ölmezliğe eriştin.

Hayati OTYAKMAZ – Şair-Yazar
Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği
Genel Sekreteri /ANKARA

 

 

NERDE?.

Hasbek Bucağı’na

Gönül arzu ediyor güzel köyümü

Hasret kaldığım o Hasbeğim nerde?
Açılınca burcu burcu kokardı
Al-kırmızı gonca güllerim nerde?

Bahar gelir sular coşkun akardı

Kırlar gelincik papatya dolardı

Her tarafı yeşil örtü sarardı

Sarı çiğdemler nergislerim nerde?

Pınarları billûr gibi akardı

Ağaçları renk renk çiçek açardı

Dallarında türlü kuşlar öterdi

Kekliğim kanaryam bülbülüm nerde?

Karşıdan görünür dumanlı dağlar

Köyümün bir yanı yemyeşil bağlar

Hasretin ateşi yüreğim dağlar

O güzel asmalar üzümler nerde?

Viran olmuş mor sümbüllü bahçeler

Şimdi mahzun öter bütün serçeler

Akmaz olmuş artık çoban çeşmeler

Güttüğüm koyunlar sürüler nerde?

Köyümün yolları bükülür gider

Gözlerimden yaşlar dökülür gider

Acıyla yüreğim sökülür gider

Dost ve sevdiklerim kimbilir nerde?

Hayati OTYAKMAZ

 FARKINDA  MISIN?

Rüzgârın önünde bir yaprak gibi

Savrulup gidersin farkında mısın?

Ömrün hızla akıyor bir su gibi

Ölüme yaklaştın farkında mısın?

    Niçin aklını ellere verdin?

    Emânet bendini sellere verdin!

    Düşünmedin, fikrin ben’lere verdin

    Günahla doldun farkında mısın?

Kalbini mal-mülke bağladın kaldın

Gönlünü fâniye verip aldandın

Dünyada ebedî kalırım sandın

Musallâya yattın farkında mısın?

 

Bitmiş hayatın gaflet içinde

Hayatta her şey başka biçimde

Eğer koştuysan hep Şeytan izinde

Cennet’i kaybettin farkında mısın?

Hayati OTYAKMAZ

SEN KİMSİN?

                                                                         Gençliğe İthaf!..

Sen, Altay dağlarından kopup gelen tûfansın

Sen, Tunada, Volgada atını sulayansın

Sen, Ay-yıldız Bayrağı kanıyla  boyayansın

Sen, Mohaçta, Varnada tarihe geçen şansın

Sen, şâirler dilinde şiirleşen destansın

Sen, şehitler, gâziler yurdunu kurtaransın

Sen, İstanbul önünde surlarda akan kansın

Sen, bir hilâl uğruna güneş gibi batansın

Sen, Bağdat kapısında şan veren Genç Osmansın

Sen, Çanakkalede can veren yiğit arslansın Sen, Fatihin askeri Ulubatlı Hasansın

Sen, Mehmetsin, tarihe hükmeden kahramansın

Sen, sulhun efendisi, gazâda bîamansın

Sen, Allahın yolunda fedâ edilmiş cansın

Sen, zulmü yere seren, Hakkça doğru koşansın

Sen, nice zâlimlere diz çöktüren imansın

Sen, tarihe şan veren Müslüman Türksün.

Hayati OTYAKMAZ

BİR OLALIM

Tefrikayı bırakalım

Bir olalım gel kardeşim

Olmaz tefrikanın hayrı

Bir olalım gel kardeşim

                  Yaşamak için birlik lâzım

                  Ayrılığa hiç yok lüzum

                  Düşmanımız pek çok bizim

                  Bir olalım gel kardeşim

Hiçbir  kuvvet devirmesin

Yolumuzdan çevirmesin

Fitne yakıp kavurmasın

Bir olalım gel kardeşim

  Aslımızı unutmuşuz

                  Aramıza set tutmuşuz

                  Aşk gölünü kurutmuşuz

                  Bir olalım gel kardeşim

Olmaz böyle hiçbir zaman

Ediyoruz hem çok ziyan

Aklı başa alıp hemen

Bir olalım gel kardeşim

                  Uyuyorsan durma ayıl

                  Vahdet denen yola koyul

                  Biliyorsun bilmez değil

                  Bir olalım gel kardeşim

Arıyorsak selâmeti

Yıkmalıyız korkunç seti

Önlemek için felâketi

Bir olalım gel kardeşim

               Birlik duygu birlik emel

               Bizim için pek çok güzel

               Yükselmeye kâfi temel

               Bir olalım gel kardeşim.

                                             Hayati OTYAKMAZ

 

VASİYET

Son günümde beyazlara

Yıkayın da sarın beni

Sonsuzluğun kervanına

Tekbir ile salın beni

 

Benden size bu son cefa

Tekbir ile geçip safa

Beraberce son bir defa

Omzunuza alın beni

 

Selâmımı almış gibi

Aranızda varmış gibi

Dost sesini duymuş gibi

İçinizde duyun beni

 

Güzel deyin çirkin deyin

İyi deyin kötü deyin

İster övün ister yerin

Fâtiha’yla anın beni.

            Hayati OTYAKMAZ