Menu:





















ÇANAKKALE ZAFERİNİ KAZANDIRAN RUH

!
(İMAN VE AZİM)

         Düşmanlar, modern silahlarla donanmış büyük bir güç oluşturup gelmişlerdi. Dün-yanın en teknik donanması ile Çanakkale'ye dayanmışlardı.
         Kendilerinden o kadar çok emindirler ki, İngiliz Donanması Kurmay Başkanı Sör Roger Keyes, 13 Kasım 1915 tarihinde hâtıra defterine şu notu düşüyordu:       

      "Bahriye Nazırımız (Denizcilik Bakanı) Churchille'in enerjik idâresi altında dev adımlarla ilerliyoruz. Çanakkale Boğazı'nı mutlaka geçeceğiz."
        Aynı günlerde Amiral Robeck ise İngiliz Donanması'nda bulunmadığına hayıflanıyor ve şunları söylüyordu:

      "Şimdi savaş gemilerinden birinde olmayı ne kadar isterdim. Churchille'e inanıyorum. Çanakkale Boğazı geçilecek ve donanmamız Osmanlı Sultanı'nın sarayı önünde demirleyecektir."
         Bu gâye ile 18 büyük zırhlı, 24 denizaltı, 13 torpido gemisi ve uçaklardan oluşan yakıcı bir kuvvetle Çanakkale'ye geldiler. 506 top günde ortalama 23 bin mermi gönderiyordu mevzilerimize. Tepemize aylarca ölüm yağdırdılar. Bizim elimizde ise çoğu eski, demode 150 top vardı. Günde atılabilen mermi sayısı ise sâdece 370'ti.
         Kısacası; saldırganların her şeyi vardı, savunmacıların ise hemen hemen hiçbir şeyi yoktu.
         Dedelerimiz Çanakkale'de bir yandan yoklukla savaşıyorlardı, bir yandan da düşmanla.. Elde yeterli sayıda top mevcut olmadığı için; yakın köylerden soba boruları toplanıyor, mevzilere yerleştiriliyor, altlarında çalı çırpı yakılarak uzaktan duman çıkartmaları sağlanıyor, böylece düşman gemilerinden ateşlenmiş top gibi görünmeleri sağlanıyordu. Mevcut toplar ise; o kadar eski - püsküydü ki, namlular birkaç atıştan sonra ısınıyor, Çanakkale Boğazı'nda mevzîlenen İngiliz ve Fransız zırhlılarına mermi ulaştıramaz oluyordu. Mehmedçikler bu açığı yürekleriyle, sabırlarıyla, sebatlarıyla, sadâkatlarıyla ve imânlarıyla kapatıyorlardı.
          O hâlet-i rûhiyeyi kavrayabilmek için Çanakkale sırtlarında imânını, vatanını müdâfaa uğruna kanını ve canını sebil eden Mehmedcikleri tanımak gerekiyor.      

          Adını Peygamber Efendimiz (s.a.s.) den alan Kahraman Mehmedcikleri tanıdığımız ölçüde, içinde kıvrandığımız "kaht-ı ricâl"i (adam kıtlığı) tanımlama ve aşma cehdine erişmiş olacağız.
          Çanakkale Zaferi'nin her ânı bir destandır. Bu destanları yazanlardan biri de, Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından Bombacı Mehmed Çavuş'tur.

          Bu yağız Anadolu delikanlısı, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca havada yakalar ve:
       "Alın bakalım malınızı sizi gidi gâvurcuklar!.." diye kahkahalar  atarak hızla geldiği yere gönderirdi...
          Günlerden bir gün, İngilizler yine el bombaları atmaya başladılar. Mehmed Çavuş'un bulunduğu mevzi de bundan nasibini aldı. Bombalar arka arkaya geliyor, ama Mehmed Çavuş hızlı hareketlerle onları yakalayıp karşı tarafa fırlatıyordu..
          Bombalardan birini karşı tarafa fırlatmakta bir an gecikti. Bomba, müthiş bir gürültüyle Mehmed Çavuş'un elinde patladı. Eli bileğinden koptu. Elini sâdece bir parça deri tutuyordu. Eli kolunun ucunda kanlı bir et parçası gibi sallanıyordu..     

          Mehmed Çavuş çabucak şaşkınlıktan kurtuldu. Kolunun ucunda sallanan elini diğer eliyle çekti, kopardı, yere fırlattı. Gömleğini yırttı. Kolunu dirseğinin üstünden bağlayıp sıkarak kanamayı durdurdu. Ve İngilizler’in fırlattığı el bombalarını havada yakalayıp, gerisin geri İngiliz mevzilerine göndermeyi sürdürdü...
           O’nu zorla hastâneye kaldırdılar. Hastânede çok sıkılıyordu. O’na kalsa tek eliyle dövüşebilir, İngiliz el bombalarını eskisi gibi yakalayabilirdi, fakat izin vermiyorlardı bir türlü. Bir de yarası henüz kapanmamıştı. Arkadaşlarını cephede bıraktığı için yüreği yanıyordu.
           Mehmed Çavuş, Tabur Komutanı'na acıklı bir mektup yazdı. Bombacı Mehmed Çavuş, mektubunda şöyle diyordu:
        "Sağ kolumu kaybettim, fakat zararı yok; çok şükür sol kolum sağlam. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden (üzen) şey, yaramın henüz kapanmamış olması.. Bu sebeple kıtama dönemiyorum. Hastâneden kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ve lütfen affedeniz muhterem kumandanım."

         (İhsan Ilgar, Çanakkale 1915, Ak Yayınları, İstanbul-1969.)

          Mustafa Kemal, cephede mücâdele ederken, Çanakkale Savaşı üzerine çeşitli açıklamalarda bulunmuştur. Kahraman Mehmetçiklerimizin destansı mücâdelesini mektuplarında dile getireren Mustafa Kemal, şöyle diyor:

        “Biz, kişilerin kahramanlık sahneleri ile meşgûl olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı Vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim.
          Karşılıklı siperler arasında mesâfe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak! Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar şâyan-ı gıpta (imrenilecek) bir itidal (soğukkanlılık) ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. En ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılma yok!. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahâdet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyan-ı hayret ve tebrik bir misaldir (hayrete ve tebriğe değer bir örnektir). Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.” (Yarbay Mustafa Kemal)

         (Salim Dağ, Çanakkale Şehitlik Mahşerine Yolculuk)

       “ Size ben taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandalar kâim olabilir!” (Yarbay Mustafa Ke-mal)

         (Conkbayırı-1915, Çanakkale Acı İlaç, Deva Holding Yayını)

          Çanakkale’ye vahşîce saldıran İngiliz ve Fransızlar’ın hesâba katmadığı unsurlar; Türk askerine yapılan manevî yardım ve onun mânevî gücüdür. Bu güçle Çanakkale’de tanışan bir Fransız gazeteci, Mehmetçiklerimizden biriyle aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatır:
        “Çanakkale siperlerinde gezdiğim bir sırada, bütün arkadaşlarından ayrı çömelmiş bir asker dikkatimi çekti. Bu Türk erinin bir elinde tüfek, öteki elinde Kur’an-ı Kerim vardı. Bunu görünce tercüman aracılığıyla; niçin Kur’an-ı Kerim okuduğunu sordum..
          Mehmetçik şöyle cevap verdi:
        “Burada cenkte ve her an ölümle karşı karşıyayız, yanyanayız. Görevim gereğince tüfeğimle düşmanı gözlüyorum. Şehid de olabilirim. Allah’ıma kavuşursam Kitab’ı Kur’an-ı Kerim) ile olmak isterim.”
          Bu cevap, Fransız yazar üzerinde büyük bir etki yapar ve İstanbul istikâmetine dönerek:
        “İstanbul! Böyle savunucuların varken hiç korkmadan rahatça uyuyabilirsin.” Der.

         (Saim Uludoğan, Türkiye Eski Muharipler Dergisi, S.5-6, Mayıs-Haziran 1967)
         

          Yine, Türk siperlerini gören İsveç bahriyesinden N.T.Fevvel de bir gözlemini şöyle anlatır:

           “Türk askerinin dine (İslâm’a) olan bağlılıkları son derece derindir. Namaz kılmak için diz çöken askerleri sırasıyla (saf saf) görmek insanı derin duygulara boğmaktadır. Bu dinî duyguların memleket savunmasında çok önemli bir etkisi olduğuna şüphe yoktur.”

         (Ahmed Niyazi Banoğlu,Türk Basınında Çanakkale Günleri, Türk Basın Birliği Yay., İstanbul-1982, S.47-48)
          Edebiyat dünyamızın tanınmış simâlarındanden Mehmet Kaplan diyor ki:
       “Avrupalı’nın unuttuğu bir gerçek vardır: İman! Allah’ın insana ihsânı olan ruh, maddeden üstündür. Onu, ne kadar şiddetli olursa olsun, hiçbir maddî güç yok edemez.”

         (Mehmet Kaplan, Çanakkale Savaşı, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar-2, Dergâh Yayınları, İstanbul-1994, S.207)

      İstiklâl Marşımızı ve Çanakkale Şehitlerine en güzel şiiri yazan büyük iman ve vatan şâiri Mehmed Âkif, Kahraman Mehmetçiği överken; onun mânevî gücüne dikkat çekerek Mehmetçik’teki iman gücünü şöyle dile getirir:
       “Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
        Alınır kal’amı göğsündeki kat kat iman?”

        İşte Çanakkale Savaşı’nı kazandıran, bu yüksek ruh; düşmana geçit vermeyen de Müslüman Türk Askeri Mehmetçiğin göğsündeki kat kat imandır. Bu iman sâyesinde, Allah Teâlâ’nın ihsân ettiği mânevî yardımları da unutmamak gerekir.

        Çanakkale'ye gidenlerin çoğu geri dönmedi. 253 bin  şehit verdik. Allah Teâlâ hepsine de rahmetini bol bol ihsân eylesin. Ruhları şâd, makamları Cennet-i A’lâ olsun (Âmin).